Güneşin Zaptı Yakın

Transandantal Dervişler Ocağı'na hoşgeldiniz!
Ekmeğinizi, suyunuzu alın.!
Ve dönmeye başlayın...

Ocağın Temel Kelamı

"Hayat, koordinatları belli olmayan bir alan üzerinde kopartılan patırtıdır; evren ise sara hastalığına tutulmuş geometri..." Cioran

13 Ocak 2011 Perşembe

Gerekirse 90 bin şehit daha mı?


http://www.hurriyet.com.tr/gundem/16723321.asp?gid=373

Bu haberin ve haberde söz konusu olan açıklamanın üzerine yazacağım bugün.

Ahmet Davutoğlu hazretleri buyurmuşlar ki:
“Gerekirse bir 90 bin şehit için daha and içtik”




Bakın Vatan ve Millet kavramları üzerine olumlu duyguları olan insanları anlarım ve bu duygularda var olan samimiyet ve icra kabiliyeti ölçüsünde kimi zaman onlara katılırım. Ancak bu işin lafını ve edebiyatını, hele ki toplum içinde ve önünde yapanlara zerre saygım olamaz. Hele ki Sarıkamış üzerine bu lafın edilmiş olması, apayrı bir anlam taşıyor. Laf Milliyetçiliği üzerine bir yazım olmuştu zamanında bu blogda ve bunun, bilhassa bu ülkede yaşadığımız çerçevedeki tezahürü üzerine birtakım sözler etmiştim. Vatan ve millet sevgisi konusunda dramatik laflar etmenin pratikte hiçbir anlamı olmadığından ve özellikle ülkemizde asırlar boyu bunun laf boyutunda kalıp da insanları galeyana getirmek ve iyi ya da kötü niyet fark etmeksizin kandırılmak amacıyla kullanıldığını biliyoruz. Gördük. Görüyoruz. Gerçekten icraat ile bu faydayı ve olumluluğu yaratan insanlardansa sözle bu duyguyu kullanan insanların varlığına ve takdir edilmesine şahit olduk. Şahidiz. Laf Milliyetçiliği üzerinden prim toplayanların gerçekte yaptıkları belki iyi niyetli ama yerinde ve zamanında olmadığından dolayı gerçekçilikten uzak, hayalperest işlerin korkunç zararlarını gördük, görüyoruz, göreceğiz.(Birkaç basit örnek: Turancılık, Osmanlıcılık, Panislamizm vs. vs.)


Bakın, mühim olan "gerekirse veririz" demek değildir aslında. Mühim olan bunun için oluşacak şartlardan kaçınabilmektir. Akıllı politika bunu gerektirir. Bu tür sözleri etmek son derece zahmetsizdir. Hamaset edebiyatı politika yapmanın kolay yoludur. İnsanların ruhunu okşar, "heyhat" nidaları yaratır. Ancak ateş düştüğü yeri yakar ve ölenler ve yakınları dışında bu haller kimsenin umuru olmaz. Gerekli olan "vatan sağolsun" 'u duymak ve hislenmek değildir, onu duyurtmayacak kalibrede ve kuvvette olabilmektir.


1914 Aralık-1915 Ocak tarihleri arası, daha henüz Ekim ayında savaşa girmiş Osmanlı Ordusu Sarıkamış taarruzunu gerçekleştirip de çoğu tek bir kurşun sıkmadan iklim koşulları, ikmal sorunları ve hastalık nedeniyle 90 bin olarak tahmin edilen sayıda şehidini kar örtüsünde kefensizce mezara koydu. Diğer komutanların telkinlerini dinlemeksizin, uyarıları yok sayarak 3. Ordu'ya ilerleme ve taarruz emrini veren zat askeri taktik ve stratejiden bihaber, burada üzerine kötü laf etmeye bile değer bir adam olarak dahi görmediğim hülyaperest Enver Paşa idi. Bu kapsamda bir ilerleme ve taarruzun böylesi zorlu kış ve dağ şartları altında, hangi nedenlerle ve arka plan ile, henüz daha savaşa gireli daha 2 ay olmuş olmamışken; zaten asker, teçhizat ve kaynak sıkıntısı içine gireceği aleni olan Osmanlı Ordusu'nun Kafkas Cephesi'nde doğru düzgün bir savunma hattı dahi tasarlanmamışken; Osmanlı Ordusu'nca icra edildiği, ucu bir Almanya'ya diğer yanda Turan'a dek uzanan spekülatif bir alandır. Her ne olursa olsun, son tahlilde, orada ölmemesi imkan ve ihtimal dahilinde olan 90 bin asker, bir hülyaya kurban verildiler. Sarıkamış'ta tabiata karşı bozgunun bedelini savaşın geri kalan kısmında Osmanlı Devleti/Ordusu ve de o bölgede yaşayan insanların/halkların tümü çok ağır bir şekilde ödediler. Sarıkamış olmasaydı, orada 90 bin asker durduk yerde bir hiç uğruna şehit verilmeseydi, salt o 90 bin asker kurtulmakla kalmayacak, ve daha da yüz binler kurtulabilecekti.


İnsanoğlu "kötü" ve "kaçınılamaz" ile burun buruna geldiği zaman akıl ve sağduyunun ortadan kalktığı, sadece anlık güdülerin konuştuğu bir ortam doğar. İnsan, başka kaçış ve çıkış yolu göremedğinde otomatik olarak bu yollara sapar ve buna binaen yapmış olduğu hareketlere gelecek tepkiler daha vahim olayları doğurur. Nihayetinde "filler tepişiyor" iken çimenler ezilmekle kalmaz, çimen tarlaları yanar, yok olur. Yok olan çimenlerin hesabını filler vermez. O nedenle kötü sonlarla karşılaşmayı engellemek için asıl olan, insanlık namına esas olan, insanı bu duruma düşürtmemek, durumu bu derecelere getirmemektir.


O bakımdan ben diyorum ki, "bir 90 bin şehit daha verdirmemeye and içtik"...

Hiç yorum yok: