Güneşin Zaptı Yakın

Transandantal Dervişler Ocağı'na hoşgeldiniz!
Ekmeğinizi, suyunuzu alın.!
Ve dönmeye başlayın...

Ocağın Temel Kelamı

"Hayat, koordinatları belli olmayan bir alan üzerinde kopartılan patırtıdır; evren ise sara hastalığına tutulmuş geometri..." Cioran
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2010 Pazartesi

Türkiye'de Enflasyon


"Hakikaten anlamadığım bir durum var: Kimi insanların iki otomobili olur, birini karısı, diğerini kendisi veya oğlu kullanacaktır. Beş tane yardımcısı da olabilir, pekala. Peki ama, bir adam beş yatı niye alır, beş yat ne işe yarar?!Haydi birisiyle oğlu geziyor diyelim, diğerinde kendisi geziyor; diğerleri ne oluyor, orada burada çürüyor! 

Garip bir tüketim bu. Kendi işleyerek kazanılmamış olan bu paranın yatırıldığı yerler biraz kontrol edilseydi, bu kadar büyük krizlere girilmezdi. Hiçbir şey üretmiyorlar; tüketmiyorlar bile; çürütüyorlar... 

Bence enflasyonun Türkiye'deki en kötü etkisi, usulsüzlükleri ve kanunsuzlukları, suç sayılabilecek ve herkesi etkileyecek her türlü meseleyi olağan hale getirmesi. Türkiye'deki bütün düzeni bozdu enflasyon. "Namus kalmadı" diyebilirsiniz tırnak içinde, nasıl söylersiniz bunu bilmiyorum, ama böyle. 


Bence Türkiye'de parayla oynamanın hiçbir pis tarafı kalmadığı zaman, "Ekmek parası ablacığım" dendiği zaman, köşedeki limon satandan en yukarıdaki bankacıya kadar herkes bu işe daldı ve pislendi, kirlendi hepsi. Onun için, şunu yapmış-bunu yapmamış, o olmuş-bu olmamış, o temiz insandır-bu kirli insandır diye bir şey yok. İçine girince onlar da kirleniyorlar tabii. Bankacılar veya büyük tüccarlar, sanayiciler veya alelade vatandaş...Hepsi düzenbaz oldu, bu hakikaten çok kötü bir şey. 

Bu durum aslında tüketim toplumu dediğimiz toplumun ortaya çıkması; yani herkesin yerini belli etmek için belirli bir frapan tüketime dönmesi, kanaatkarlığın değil de, parasına göre yaşama alışkanlığının olması. Bu, paranın oynaklığıyla ilgili."

Prof. Dr. Mübeccel Kıray

29 Nisan 2010 Perşembe

Kanama # 1 : Planlama - 1



Kanama...Bitmeyen Problemler(imiz) hakkında yeni bir seri.

Şu anki "plan" doğrultusunda

No : 1 --- Planlama

ile başlayacak,

No : 2 --- Denetim

ile sürdüreceğiz...




Planlama - 1

Türkiye'nin, ve bunun yanında toplumsal,ruhani,fiziksel,siyasal ve mental olarak bir takım şeyleri tam olarak oturtamamış bireylerin, ve dolayısıyla toplum, halk/millet ve devletlerin aksadığı en önemli noktalardan birisi, hatta belki de en önemlisi planlamadır.

Bitmeyen bir kanama, yok olmak bilmeyen bir atalet, ortaya çıkarılan ve meydana getirilenlerde verimsizlik ve temel eksiklikler, hatalar, kimi zaman kötü niyetli unsurlar, sonsuz görünen bir karmaşa sözkonusudur bu yığınlarda.

Bu aşamada planlamayı bir kaç bölüme ayırmak gerekmekte. En önemli kara delik, kamu hizmetlerini sağlayan kurum olduğu için devlette ise de, ya da devlet organizasyonunun büyüklüğü ve içindekilerin bize yansıma/akis ölçüsü nedeniyle bizi daha çok ilgilendirse de, planlama alanındaki kıtlık özel sektörler içinde de mevcuttur. Örneğin Türk özel sektörünün, büyüğünden küçüğüne her tür şirket veya ticari işletmenin kurumsallaşmayı ve markalaşmayı doğru dürüst becerememesinin altında da bir ölçüde bu sıkıntı yatmaktadır. Hatta bu sıkıntıyı sadece örgütsel, organizasyonel boyuta indirgemek yetersiz kalacaktır. Bunun toplumdan bireye değil, birey bazında yaygınlık nedeniyle topluma yayıldığının bilincinde olunması gereği de kritik bir noktadır. Bireysel / ailevi / topluluksal ölçüde benzer sıkıntılar yukarıda söylediğimiz insan gruplarının direkt olarak hayatlarının içinde.

Planlamanın başarılamamasının altındaki yatan faktörler ve planlama alanları ayrı ayrı irdelenmelidir. Zannımca şu şekilde bir ayrıma gidilebilir.

1- Alan Planlaması : Şehirler, kasabalar, köyler... Bununla da sınırlı değil, ormanlar, milli parklar, anıtlar, ören yerleri ve turistik bölgeler, dağlar, ve hatta odalar, metrekareler, veyahut da panolar, duvar parçaları... Alan olarak tezahür edebilecek her türlü hacimsel birimin maksimum fayda ile alana zarar vermeksizin ve alanı ihya edebilecek şekilde, fazlalık ve lüzumsuzluktan kaçınarak, objektif olarak duyuları rahatsız etmeyecek ve hoşa gidecek biçimlerde kullanımı...

2- Mali Planlama: Maliyet dökümleri. Girdi-çıktı hesapları. Detaylı bir hesaplama ve etkin bir varsayım ile meydana getirilmek istenen şeyin risk ve insan faktörleri de göz önünde tutularak minimal-ortalama-maksimal skalada emek, çaba ve parasal anlamda tutarı ve bunun mantığının bireylerde de oturtulabilmesi. Ne ceplerde akrep beslemek, ne de bol miktarda yağı oraya buraya sürmek. Ortaya çıkarılacak olanın verimi, getirileri ve götürüleri, detayların en ince parçasına kadar düşünülerek gözden kaçırılmaması.



3- Kurumsal Planlama: İcra edilmek istenenin en doğru ve düzgün bir şekilde başarılması için geliştirilecek ve kurulacak olan sistematik. Gerek yetkisel ve operasyonel gerekse insani sınırların ve gerçekten uygulanacak olan, havada kalmayacak temel prensiplerin efektif bir şekilde belirlenmesi ve nihai olarak herkesin işini meyve veren bir birlikte çalışma ile,doğru,dürüst ve layıkıyla yapması için gereken düzenlemelerin ve yapıların oluşturulması. Bununla birlikte pratikte işe yarayacak olanın en dikkatli biçimde ortaya çıkarılması, katı standardizasyonlarla veya var olan modellerle yetinilmeyip, en uygun çözümlere, kalıplara takılmaksızın, fakat yüksekten de uçmaksızın ulaşılabilmesi.

4- Meydana Getirilecek Olanın Planlaması: Ortaya çıkarılmak, icra edilmek, meydana getirilmek istenen maddi veya manevi değerin amaçladığı etki, varlığının doğru yerde olması, genel olarak getirilerinin, götürülerini aşması; götürülerinin geri döndürülemeyecek zararlara yol açacak derecede büyük ölçekte olmaması, getirilerininse rasyonel bir bakış açısıyla tamamen farazi ve varsayımsal getiriler değil, somut anlamda getiri niteliği taşıması. Meydana getirilecek olanın faydalı olması dışında mevcut imkanlar dahilinde olanca bir fonksiyonellik, pratiklik, estetik taşıyabilmesi, faydalarının saman alevi niteliğinde kalmasındansa uzun vadeye yayılabilmesi. Nitelik gereği önceki durumdan bir fark yaratabiliyor olması.


Bütün bunların teferruatlı analizine, sebep ve sonuçlarına girecek olduğumuzda ise bambaşka noktalar ortaya çıkıyor. Onlara da ikinci yazımızda değineceğiz.

10 Kasım 2009 Salı

Özlediğimiz Ağlama Duvarımıza



"Now that he is safely dead
Let us praise him
Build monuments to his glory
Sing hosannas to his name.
Dead men make
Such convenient heroes: they
Cannot rise
To challenge the images
We would fashion from their lives.
And besides,
It is easier to build monuments
Than to make a better world."

/

"Madem ki öldü salimen
Bırakın yüceltelim onu
Anıtlar inşa edelim görkemine
Adına rahmet okuyalım
Ölmüş adamlardan çıkar
Böyle münasip kahramanlar: onlar
Dirilemezler
Karşı çıkmak için
Yaşamlarından biçimlendireceğimiz imgelere
Hem, üstelik
Daha kolaydır anıtlar yapmak
Daha iyi bir dünya yaratmaktan"

Carl Wendell Hines

not: Ekşisözlük'ten marikaki'ye teşekkürlerle

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Elitizm ve Ayrım

Arkadaşım.
Etrafına bak.
Senin üstündeki ve görüntün sana göre daha güzel diye,
Senin paran daha fazla diye,
Senin ailen ve her anlamda senin gibi olduğuna gönülden inandığın, çevren senin o at gözlüklü çerçevende sözde daha üst bir toplumsal ve bireysel statüye sahip diye,
Sen daha iyi bir okulda okuyup da salt bu nedenle kendini daha "eğitimli" zannediyorsun diye,
Senin başkaları üzerinde oluşturduğun menfi etkiler nedeniyle gücünün daha çok olduğunu sanıyor, kendini kudretli ve haşmetli görüyorsun diye,
Sen kendini bir halt zannediyorsun diye,
Sen kendi söylediklerini, konuştuklarını, yaptıklarını daha matah, daha komik, daha önemli zannediyorsun diye,
Sen çakalsın, senin gözün açık diye,
Sen kendince çok birşeyler yaptığını, en doğruyla iştigal ettiğini düşünüyorsun diye,
Senin meşgalenin kendine yine kendi kriterlerine daha fazlasını getiriyor diye,
Sen diğerlerinden çok farklı, özgün ve de özel olduğunu sanıyorsun diye,
Sen çok aktivitede, çok farklı mekanlarda bulundun diye,
Sen kendi kriterlerine göre üstünlük tanıdığın kendin gibilerle aynı çevredesin diye,
Sen dışarıya muhteşem bir imaj veriyorsun ve kendine temelsiz bir biçimde güveniyorsun diye,
Senin ve de çevrenin yaşadığın, bulunduğun, çalıştığın, takıldığın yer madden daha çok değer barındırıyor diye,

Nasıl diğerlerinden üstte oluyor, onları nasıl hor ve hakir görüyor, eziyor, onlarla nasıl maytap geçiyorsun?

Aynaya bak, bir de sokağa çıktığında gördüklerine bak. Seni diğerlerinden ayıran gerçekten nedir?

Sen kimsin? Bütün bunları haklı çıkaracak ne yaptın? Kim olduğunu zannediyorsun? Senin ve benimsediklerinin artıları, kendi kafanda yarattığın bir avuç saçma sapan kriterlere göre çok, ama bunun dışında gerçekten var mıdır ve varsa nedir? Bilincinde ve bilincinin altında bütün bunları oluşturan etmenler nelerdir?

Peki bütün bunlardan sonra sen niye haklısın? Nasıl bunları yapabiliyor ve kendinde ciğer, kalp ve beyin olduğu iddiasında bulunabiliyorsun?

Seni aşağılık elitist seni...

17 Ağustos 2008 Pazar

17 Ağustos 1999...Gafletin Doruğunda...



Doğanın nefretini kusarak insan gafletinin tepesine bindiği gün. İnsan acziyetinin değil...Gafletinin.

Dipten gelen dalganın insanların hayallerini barındırdığı, aslında her biri de hayal malzemelerinden yapılmış kağıttan kaleleri bir üfürükte parça pincik ettiği bir kıssa örneği olarak literatüre düşebilecek olay.

Ben yaşamadim,hissetmedim bile...Yaz gelip bitmeye doğru yaklaşmış, akraba ziyaretleri sezonu da açılmıştı. Anadolu'nun ortasında, bir o kadar da ücra bir köşesi olan Aksaray'daydım evvela. Hani şu Konya-Aksaray, Niğde-Aksaray'larda geçen boynu bükük ilimiz. Oradan Antalya'ya geçmiştik ailemle.

Ancak tam bir gun sonra babaannemin bulunduğu Yalova'ya dogru yola çıkacaktim. Tanri kurtardi bir nevi. Kimse yasamadan kolay kolay bilemez de... Çok dinledim, çok izledim... Bir gece yatip da ertesi gun uyandiginda,deprem alanindaki yikimi televizyonda gordüm. Daha da cocuktum o zamanlar, o zaman dahi hic kolay degildi.

Bir o an düşünün ki, yatağınız bir ileri bir geri gidiyor, hareket edemiyorsunuz, kaçsanız kacamazsınız mihlanmışınız yerinizde.Bir şeyler devriliyor, belki eviniz yıkılıyor, ya da yıkılmasa bile karşınızda yikilan evi izliyorsunuz, alaşağı inişini goruyorsunuz. Yakınlarınızı ariyorsunuz ulaşamıyorsunuz, goçüklerin altindan insanlar bagrıyor kurtarın bizi diye, sesler kesiliyor sonra. İnsanlar doluşuyor arabalara, rafineri cayır cayir yanıyor diye Değirmendere'den oteye geçirmiyorlar, Bursa'ya, Istanbul'a kaçamiyorsunuz, izin yok. herseyi birakip gitmek istiyorsunuz gidemiyorsunuz, o yikimi gormek zorundasınız, yakınlarınızla bir anlığına güç bela bağlantı kurup konuşuyorsunuz, o sirada '' aaa bak karsidaki site yikiliyor simdi'' diyiveriyorsunuz. Yıkılıp da giden icinizdekiler. Bir adam dusunun ki tum yakinlarini,anasini babasini sevdigini arkadaslarini,tumunu birden kaybediyor, işte o an orada kendi de bitiyor, çöküyor. Yillar yili, boyu devrilesice ittakımı tarıma uygun sulak alana bina yapimina, tabanı sulu ovalarin ustune bina yapimi bir yana, sehir kurulmasina izin veriyorlar, rafineri bile kuruyorlar, bini bir para etmez muteahhitler kumdan kale yapar gibi bina yapiyor..ve devletin baskani cikiyor, o donemde uydu telefon gibi bilumum teknolojilerin varligina ragmen, '' felaket bolgesine ulasamiyoruz'' , valilere ulasamiyoruz diyebiliyor. ''devlet baba'' dahi o an kendisini yonetenlerin basiretsizliginden dolayı çaresiz kalabiliyor.Ve göçuk altindan kurtulamayan, sayısı hep azaltılarak gosterilen onbinlerce olunun yaninda, kurtulanlar da halen prefabriklerde sefalet içinde yaşamaya ve psikolojik tedavi gormeye, başkalarının yanlışlarının acısını çekmeye devam ediyorlar.

Dün dolaylı olarak yaşadığımız acıyı, yarın aynı şekilde, belki de daha ağır boyutlarda, biz de yaşayacağız.

Aması maması yok.Değişen birşey yok. Devlet, her zamanki gibi gerekeni yapan kurum olan o öğrendiğimiz, olması gereken devlet değil. Müteahhit, teki tükü hariç adam değil, ama bir yandan da, halk da halk değil...

Değişimi isteyen de yok. İsteyen varsa da de çabalayan bir elin parmaklarınca. Herşey bitti gitti ya, sanki eskinin canlı izleri götümüzün dibinde durmuyormuş gibi, sanki ben eskiden her yaz gittiğim Yalova'daki yazlığıma hala her yaz gidebiliyor, gittiğimde de aynı insanları bulabiliyormuşum gibi, herkes halinden memnun görünüyor.Mezarın altına kafamızı kıpkırmızı bir kiremit delmiş halde yatsak da halimizden memnun öleceğiz...Çok şükür öldük...Kalanların da ne halleri varsa görsün diyerekten...