Güneşin Zaptı Yakın

Transandantal Dervişler Ocağı'na hoşgeldiniz!
Ekmeğinizi, suyunuzu alın.!
Ve dönmeye başlayın...

Ocağın Temel Kelamı

"Hayat, koordinatları belli olmayan bir alan üzerinde kopartılan patırtıdır; evren ise sara hastalığına tutulmuş geometri..." Cioran
Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Haziran 2009 Salı

I'm Forever Blowing Bubbles


I'm forever blowing bubbles,


Pretty bubbles in the air,


They fly so high


They reach the sky


And like my dreams,


They fade and die


Fortune's always hiding


I've looked everywhere,


I'm forever blowing bubbles,


Pretty bubbles in the air...


Hayatın içinden mükemmel dizeler gibi. Bir şiir/şarkı sözü gibi. İnsana dair pek çok hissiyata ve noktaya dokunaraktan..






Bir takımın sahip olabileceği en güzel marş da bu olsa gerek. West Ham United'ın marşı. Hayatın ta içinden. Muzafferlerin marşı değil. Orta sıra takımının ve onun sadık fanatiklerinin mağrur ve gururlu marşı.


Sonsuza kadar baloncukları üflemeye devam. Gökyüzünde patlayıp kaybolsalar dahi. Saklanan talihe karşı gelerekten...


P.S.: Kardeşim Cahit'e teşekkürlerimle. Ek olarak, Green Street Hooligans adlı filmi mutlaka izlemek gerekirmiş diyorlar..

1 Temmuz 2008 Salı

Ne Oldu Onlara - 4



Birincisini az buçuk hatırlar gibiyiz. Çünkü onu biraz sevmiştik. İkincisininse anca şeytan gördü yüzünü.
Kimler mi bunlar? Evet, biliyorsunuz, biliyoruz...Fatih Terim'in o meşhur basın toplantısında, müthiş İtalyan aksaniyle, Feliipıe ve Fabbiio Piintoo şeklinde cakalı cakalı telaffuz ettiği iki oyuncu. Felipe Jorge Loureiro ve Fabio Pinto. Galatasaray'ın 2002 yılında, çalkantılı mali sıkıntılarla dolu yıllardan sonra gelen aptal transferler dalgasının ilk iki üyesi, fahri başkanları, onur konukları.
Aslında sevmiştik Felipe'yi...Felipe-Arif ikilisi, Felipe'nin asistleri, teknik ve göze hoş gelen bol çalımlı halı saha futbolu. Bir o kadar da bencilliği ve tembelliği vardı ama. Ne koşar ne pres yapardı da, öyle bir adamdı, ne beklentilerle alınmıştı ki sanki? Sol kanattı Brezilya'da, geldi göbeğe monte ettiler. Birşeyler yapmaya çalıştıysa da, medyasıydı, Terim'in kişisel cinslikleriydi, göz göre göre gitti verilen bonservis bedeli de alınamadan. Bir ara sonradan yine parladı aslında, Brezilya milli takımında 2004'te Copa America'yı kazanan kadrodaydı, aktif olarak oynamasa bile. Ülkesinde dahi kırmızı kartlardan, cezalardan başını alamayan asi çocuk şimdi Katar'da Al Sadd takımında bedevilerle şeyhlerle göbek atıyor.
Fabio Pinto ise apayrı bir hikaye. Brezilya U-17 yıldızı, gol kralı, Sven Goran Eriksson'un geleceğin Top 10'i arasında Ronaldinho türevi adamlarla beraber gösterdiği, kimseciklerin keşfedemeyip de Galatasaray'ın keşfettiği(!) beceriksiz adam. En son haber, kendisinin Özbek Ligi'ne transfer olduğu yolunda. Aman diyim kımızı fazla kaçırmasın...Carrusca'nın ön modeli.
Halbuki Terim ne diyordu o meş'um basın toplantısında binbir çalımla: "Felipe'yi Fiorentina'dayken istedik, olmadı, Roma 15 milyon Euro verdi, pasaport problemi yüzünden olmadı vs. vs., Fabio Pinto ise çok başarılı, şöyle böyle yetenekli bir arkadaşımız..."
Bizden de ancak bu kadar "yetenek avcısı" çıkar

EURO 2008 - Mutlu Son ve En İyiler

Malumunuz yazın neşe kaynağımız olan turnuva bitti.Hakikaten de pozitif ve hücuma yönelik, bol paslı, bol varyasyonlu, yetenekleri öne çıkaran, göze hoş gelen futbolun üst düzey olduğu ve kazandığı, 2004 Grek ekolünü takip etmekte direnen bir kısım adi takımın ve Catenaccio'cuların defansif adetlere gün be gün daha çok bürünen Fransa'nın yıkık dökük ayrıldığı turnuvanın en iyi oyuncusu Xavi seçildi. Turnuvanın en iyi 23'ü ise UEFA tarafından, gruplarda elenen takımlar dikkate alınmayarak şu şekilde belirlendi:

Kaleci: Gianluigi BUFFON, Iker CASILLAS, Edwin VAN DER SAR

Savunma: José BOSINGWA, Philipp LAHM, Carlos MARCHENA, PEPE, Carles PUYOL, Yury ZHIRKOV
Orta Saha: Hamit ALTINTOP, Luka MODRIC, Marcos SENNA, XAVI, Konstantin ZYRYANOV, Michael BALLACK, Cesc FABREGAS, Andrés INIESTA, Lukas PODOLSKI, Wesley SNEIJDER
Forvet:Andrey ARSHAVIN, Roman PAVLYUCHENKO, Fernando TORRES, David VILLA

UEFA kanımca yine kısmen doğru bir liste yaparken, bazı açılardan da popülist yaklaşım belirlemiş. Fabregas mesela o listede olmak için ne yaptı? Daha hak eden futbolcular vardı sanki. Ramos'un olmaması tam facia. İlla Hırvat koyacaksanız Modric'in yerine Corluka giderdi.

Turnuvanın her maçını izleyen bir futbolsever olarak benim 11'im, hatta 23'üm şu şekildedir (Diğer blogcularla, futbolseverlerle epey örtüşmekte, zira aklın yolu bir):

Altın 11: Van Der Sar - Zhirkov, Puyol, Chiellini, Sergio Ramos- Senna, Xavi, Sneijder, Schweinsteiger - David Villa, Pavlyuchenko

Pavlyuchenko, her ne kadar zaman zaman fena kazmalaşsa da burada olmayı, maç boyu azmiyle, rakip defansları zorlamasıyla, her yönden müthiş şutlar çekebilmesiyle burada olmayı hak ediyor. Van Der Sar, yaptığı kritik kurtarışlarla, diğerlerine nazaran burada olmayı daha çok hak ediyor.. Chiellini, ilk maçtaki İtalyan defans sanatı faciasından sonra canavar gibi oynadı. Sergio Ramos, sağdan bindirmeleriyle olsun, muhteşem kademesiyle olsun en önde. Senna'yı anlatmaya gerek var mı bilmiyorum. Zaten Avrupa'da bir yıldız statüsünde olan Sneijder için ise efsaneleşme turnuvası oldu, ama erken bitti. Schweinsteiger kırmızı kartını ise nakavt turları performansıyla gani gani affettirdi, ancak ilk iki maç kayıpları oynamasaydı o da herhangi 11'in garanti adamıydı. Almanya'nın yıldız eksiği diyin durun daha. Arshavin'i ise buraya koyamayacağım. Tek maçla kral olunsaydı belki. Hollanda maçındaki muazzam performansı tartışılmaz ama yarı finalde bitikti ve ilk iki maçta oynamadı bile.

Altın 23'üm de şu şekildedir:

Kale : Edwin Van Der Sar, Gianluigi Buffon, Igor Akinfeev

Defans: Yury Zhirkov, Carles Puyol, Giorgio Chiellini, Sergio Ramos, Vedran Corluka, Giovanni Van Bronckhorst

Orta Saha: Xavi, Bastian Schweinsteiger, Andres Iniesta, David Silva, Marcos Senna, Wesley Sneijder, Hamit Altıntop, Arda Turan, Konstantin Zyryanov, Lukas Podolski

Forvet: Roman Pavlyuchenko, David Villa, Martin Harnik, Semih Şentürk

Kimi -zaten üst düzey olan- kalecilerin üstün performans gösterdiği bir turnuva oldu. Kimininse diplere vurduğu. Yukardaki 23'e koymadığım Iker Casillas'ı diğerlerine oranla fazla rahat bir turnuva geçirdiği için oraya layık göremedim. Yoksa kesinlikle başarılıydı. Bunun yanısıra grup maçlarında Polonya'nın Celtic'te oynayan kalecisi Artur Boruc'un, hele hele Avusturya maçındaki performansını gözardı etmemek gerek. Bunun yanında Volkan-Rüştü ikilimizin ve Petr Cech'in, yani A grubu kalecilerinin diplerde gezindiği bir turnuva oldu.

Bazı isimler özellikle çok çalıştı ve iyi işler yaptılar. Özellikle Zyryanov Rusya'da çalışkan ve üretken futboluyla çok iş yaptı. Ömer Üründül'ün de "bu çocuğa oynayın" diye yanıp bittiği Werder Bremen'in Avusturyalısı Martin Harnik sağ kanatın ileri ucunda teknik kapasitesiyle ve çabasıyla rakip kalelere gol atamasa da epey bir bela oldu rakip defanslara. Arda, yetenekleriyle genç bir lider ve ateşleyici hüviyetindeydi.

Dikkatlerden bir nebze kaçmış olan en önemli isimlerden birisi de Vedran Corluka. Manchester City'de oynayan bu müthiş savunma oyuncusu, hem sağda hem merkezde oynuyor ve hem defansif, hem ofansif güçleri yüksek bir oyuncu.

Hollanda'nın hikayesi ise en büyük hayal kırıklığı. Son yıllarda Arjantin-İspanya-Hollanda üçlüsünün turnuva hayal kırıklıkları perdesinde İspanya sonunda mutlu sona ulaşırken Hollanda en şaşırtan bir şekilde elendi. Hele o grup maçlarından sonra. Van Bronckhorst, Van Der Sar ve Sneijder sivrilen isimler. Grup maçlarında aksamayan Hollanda defansının kilitlerini Rusya açtı..Van Bronckhorst ise grup maçlarının iyilerindendi ve çizgiden gollük top çıkardıktan sonra 75 metre depar atıp gol asisti yaptığı pozisyon uzun yıllar hatırlanacak...

Bir diğer hazin vaka ise Portekiz'di. Ronaldo ve Simao Deco'ya iştirak edemeyince, önde de bitirici bir isim olmayınca, defans da yitip gidince Portekiz muvaffak olamadı çeyrek finalde. Bosingwa, 2006'ya göre epey kötü oynayan ve ofansif olarak hala iyiyken defansif yönleri gün be gün zayıflar görünen Lahm'a bindirip durduysa da olmadı.

Hayırlı olsun vatana millete aleme..

26 Haziran 2008 Perşembe

Basel'de Son Tango

Turnuvanın başından beri en güzel oyunumuzu sergiledik. Resmen ikinci 11'imizle kadroya çıkmamıza rağmen müthiş futbol ortaya koyduk. İlk yarıda Almanlar çaresizlikten kırılıyordu.

Ancak olmadı. Almanlar, kaleye 3 kez geldiler, 3 kez ağları buldular.


Sabri önderliğindeki(!) sağ kanadımız ve 15 senedir bir degaj yapmayı, bir de kalesinden gerekli gereksiz çıkmamayı öğrenemeyen Rüştü, genel olarak kötü performans çizmese de yumuşak karnımız defansın göbeği, defansta anlık bireysel hatalar yaptılar ve Almanlar az sayıda fırsatlarını iyi değerlendirdi.

Orta sahamız özellikle müthiş pas ve pres yaparak örnek bir futbol sergiledi.


Tıpkı eski Championship Manager maçlarındaymış gibi bir hissiyat yarattı, 5'le oynayan bizim kaleci, kaleye 20 şut 11'i hedefe, karşı takım ancak 3 şut hedefe, 3 gol, maçı kazanan karşı taraf... Son dakikada gol yemek de ayrı koyuyor tabi. Kaldı ki Hırvat olsam çeyrek finalde salya sümük ağlardım.


Maç sonrası UEFA resmi sitesinde efsanevi Fransız Milli Takım kaptanı Marcel Desailly konuşmuş:

"Üzgünüm, çünkü en iyi takım kazanamadı..."



Milli takımımıza tebrikler...2010'a umutla devam...

22 Haziran 2008 Pazar

Rus Milli Takımı ve Rus Futbolu


Turnuva öncesi sürpriz flaş ekip olarak saydığım ekiplerden birisiydi Rus Milli Takımı. İspanya'nın farklı galibiyetinden sonra epey hayal kırıklığına uğradım ve onlara dair umutlarım söndü. Gerçekten çok kötü savunma yaptılar. Hiddink'in tercihlerinin de payı var bunda tabi(tecrübeli, UEFA sahibi, milli takımın gediklisi Ignashevich, veya Berezutskiy kardeşler varken Shirokov seçimi mesela), İspanya'nın oyununun da. İspanya biraz dalga geçmeye, laubalileşmeye başlayınca golü çaktılar.

Bizim spikerler, yorumcular konuşuyordu, yok Rusya genç takım çıkması zor vs. diye sürekli. Genç dedikleri takımın yaş ortalaması 19 değil bir kere. Ve bu takımın oyuncularından çoğu, müthiş Avrupa tecrübesine sahip oyuncular. Evvela, Rus Ligi nedense sıklıkla eziliyor sağda solda. Ancak Rus Ligi muhtemelen karapara aklama gibi amaçlarla da olsa, yağan Rus işadamı sermayeleri sayesinde son 6-7 senede önemli bir seviyeye yükseldi. Avrupa'nın pek çok liginden, ve Güney Amerika'dan pek çok kaliteli oyuncu akın akın buraya gelmeye başladı. O kadar ki, rağbetteki Güney Amerikalı yıldızları almak konusunda Avrupa'daki takımlardan yüksek paralar çıkmazken, Rus darphaneleri dolar basıyordu. Vagner Love,Daniel Carvalho, Fernando Cavenaghi vb. oyuncular bunların örneklerinin sadece bir kısmı. Hatırlayacaksınız, bir dönem de Portekizli akını oldu ve Porto'nun yarısı Rusya'ya gitti. Avrupa futbolunun önemli veteranlarını topladılar. Afrika uluslarının, eski Doğu Bloku ve Yugoslavya'nın pek çok milli oyuncusu dahi Rus Ligi'ne gitti. Bu sırada Rus futbolu, gerek kendi içinden, gerekse Doğu Avrupa'dan önemli yetenekler yetiştirdi. Sadece Ruslar da değil... (Örnek 1: Eski Spartak'lı Nemanja Vidic. Fazla söze gerek yok ; Örnek 2: Slovak oyuncu Thomas Skrtel...Eski Zenit'li stoper, Liverpool'da her maç 11'de oynuyor, Örnek 3: Eski Lokomotif'li Branislav Ivanovic,yeni Chelsea'ye transfer oldu. Vaka 4: Ivica Olic, Hamburg'da toz alıyor eski CSKA'lı). Hala bizimkiler de aşağılarcasına diyor ki, "Rus takımının Ivan Saenko dışında Rus Ligi'nde oynuyor"..Kendi iyi oyuncularına iyi paralar vererek takımlarında tutuyorlar ve yüksek bonservis talep ediyorlar. Ve 2004'te CSKA Moskova, 2008'de de Zenit St. Petersburg UEFA Kupası'nı kazandı. Spartak Moskova, Lokomotiv Moskova, FK Moskova, Dinamo Moskova gibi takımlar da iyi kadrolara sahipler ve Avrupa'da belli bir seviyedeler. Hatta onu geçtim, Rubin Kazan, Krylja Sovetov Samara, Tom Tomsk gibi orta sıra takımları bile büyük paralar harcıyorlar.

Ve bu takımların en iyi Rus oyuncuları milli takımda buluştu. Ayrıca, takım iskeletinin Zenit ve CSKA bazlı olduğunu düşünürsek bu oyuncuların çoğunun Avrupa turnuvaları tecrübesi yüksek seviyede, kupa görmüş, son derece yetenekli oyuncular. Zaten oynama şansı bulan diğer oyuncular da diğer Moskova takımlarından.

Daha bizim yorumcular, spikerler konuşsun dursunlar, "Arshavin bu turnuvada ortaya çıktı" gibisinden..Adam 3-4 senedir ortalığı sallıyor, bu sene de yeterince ortaya çıktı çıkacağı kadar. Zaten bir Avrupa yıldızı olarak geldi turnuvaya. Turnuvanın en iyi sol kulvar performansını veren Yury Zhirkov, veya başarılı kalecilik performansıyla Igor Akinfeev gibi isimler ise CSKA ile zamanında çoktan görücüye çıkmışlardı.

Yunanistan maçında iyilerdi, İsveç maçında "Geliyoruz" dediler ve toparladılar. Ancak kimse Hollanda'yı geçmelerini beklemiyordu...Gerçekten müthiş bir baskı, pres, tempo ve muntazam gol şansları ile Hollanda'yı "rahat yendiler"...

Bir yorum da Roman Pavlyuchenko ile ilgili. İsmini Rus Ligi'nde gol krallığıyla daha evvel duyurmuş olan ve turnuva boyunca bizim güzide yorumcularımızın "Ah, Pogrebnyak olacaktı ki" şeklindeki dolaylı tacizlerine maruz kalan Rus santrforu. Müthiş bir şut yeteneği, her yerden kaleye isabetli ve sert şutlarını füze gibi gönderebiliyor, bunun yanında teknik ve uzun boylu. Boyu 5 cm az olsa, heralde 2 gol daha atacaktı bu turnuvada, zira vuruş gücü fazla geliyor biraz..Kaç defa direğe patlattı, ya da direğin az üstünden dışarı attı. Bir de bütün bu meziyetlerinin yanında, bizim Ümit Karan'da da gördüğümüz(nedense aklıma geldi) kolay pozisyonları değerlendirememe gibi bir özelliği var.

Bu Rus altın jenerasyonu bu turnuvada olduğu gibi iyi teknik direktörlerce yönetilirse başka başarılar görmeye de gebe.

16 Haziran 2008 Pazartesi

Eriyen Topçular - 1




Avrupa Futbolu son yıllarda öne çıkan ve dünyanın en iyileri kategorilerine giren genç yetenekler kadar aynı potansiyeli vaad eden, ancak yıllar içinde, hala belli ölçüde bir klasa ve prestije sahip olsalar da, beklentileri karşılayamayarak eriyen pek çok topçuyu da gördü.

Bunlardan birincisi, yukarıda Porto formasıyla görmüş olduğunuz Helder Postiga... Bugün 26 yaşını bulan ve dünkü İsviçre maçında kaçırdıklarıyla saç baş yolduran Helder Postiga, Portekiz 21 yaş altı klasmanlarında daha Cristiano Ronaldo, Nani ve muadilleri suya pu derken kaleleri bombalıyordu. Jose Mourinho Porto'nun başına geçtiğinde bu yeteneği başıboş bırakmayarak kadrosunda yer verdi ve Postiga genç yaşta patlama yaptı ve Porto kadrosunda Derlei ile beraber forvetin değişmez ismi oldu. İşte herşey bundan sonra başlıyor. Newcastle United ile beraber değişik ülkelerden topladığı oyunculara para saçıp onları oynatamamakla ünlü Tottenham Hotspur klubü kendisini milyonlarca euro dökerek transfer etti. Postiga Tottenham'da yapamadı ve Porto'ya tıpış tıpış dönerken, Porto'da bir daha asla eski performansını yakalayamadı, 2006'da St. Etienne, ve 2008 Panathinaikos kira serüvenlerinde de vasatın üzerine çıkamadı. Portekiz futbolunun Nuno Gomes'in yerine daha iyisini koyma hayalleri suya düştü. Postiga daha yeni Sporting Lizbon'a transfer oldu, ve burada diriliş arayacak...

İkincisi, her zaman overrated bir adam olduğunu düşündüğüm, ancak şu ankinden daha iyi durumda bir adam olacağını düşündüğüm Antonio Cassano... Roma'da şans buluyordu bulmasına, formunu yakaladığı zaman iyi de oynuyordu, ancak gerek disiplinsizliğiyle, gerekse şimarıklığıyla ve uyumsuzluğuyla Roma'da kontratı uzatılmadı ve Real Madrid'in klasikleşmiş transfer şovlarının bir parçası olarak Galacticos'a transfer oldu. Galacticos'da hiçbirşey yapamayan Cassano da, Sampdoria'daki kira serüveninde bir diriliş gösterdi, EURO 2008 için milli takıma seçildi(İlk Hollanda maçında sıfır etki ile oynayarak milli turnuva kariyerine felaket bir başlangıç yaptı) ve toptan Sampdoria'ya geçti...19 ve 21 yaşlarında iki kez İtalya'nın en iyi genç yeteneği seçilmiş biri için kariyeri yokuş aşağı ilerledi. Bu saatten sonra ne yapar, ne yapamaz, orası muamma, ancak hatırlayalım ki yıllar önce Trapattoni tarafından "İtalyan futbolunun geleceği" olarak nitelendirilen bu adamın gelmişinden geçmişinden geleceğinden birşey çıkacağını sanmıyorum.

10 Haziran 2008 Salı

"Football At Its Best"

10-15 yıl sonra bir muhabbette lafı geçtiğinde diyeceğim ki, " o maçı ben de izledim"... Avusturya-Hırvatistan ve Almanya-Polonya maçları dışında çöplük olan EURO 2008'in en güzel maçı olması bir yana, bir süredir bu kadar soluk kesen bir futbol, böylesine makina gibi oynayan bir takım izlememiştim. Elindeki kumaşı zaten iyi olan Van Basten ekibi iyi hazırlamış.

Muhteşem bir hücum formasyonu...Van Nistelrooy, arkasında Van Der Vaart - Sneijder - Kuyt...Bu adamların yanında alternatif olarak bugün sakat olan Robben, Babel ve Van Persie. Van Nistelrooy'un yedeği Huntelaar. Avrupa milli takımları arasında bundan daha yüksek bir hücüm gücü zaten yok. Kaldı ki, yedekleri çıkarsan yine Avrupa'nın en iyi hücum gücü olabilir. Sneijder'e özel vurgu yapmak lazım burada kesinlikle. Ajax günlerinden de belli ettiği gibi, bu adam ayrı bir zeka, ayrı bir futbol beyni. İkinci goldeki vuruşu, o hız ve isabetle yapmak her babayiğidin harcı değil...

Hollanda, EURO 2008'in son derece bayık geçen ilk maçlarından sonra, bizi yeniden futbolun salt fizik gücü ve savunmaya dayalı olmadığı, golü at- yeme - üzerine yat mantığında gitmeyen ve bu doğrultuda modern futbol üretmeyen defansif formasyonlara dayalı olmadığı eski Total Futbol günlerine geri götürdü.

Hollanda'nın da çift ön liberosu vardı evet, Hollanda da bir ölçüye kadar günümüzün futboluyla paraleldi. Ama...Mücadele, yaratacılık, makina gibi oyun, uzun-direkt ve kısa, isabetli ve muntazam paslar, kanatlarda gerek defansif kademede, gerekse ofansta müthiş uyum ve gidiş-gelişler, ikinci yarıdaki kontrollü oyunda dahi sürekli gelen kontrataklar, akınlar... Her yönüyle harikaydı.

Van Bronckhorst çizgiden çıkardığı bir top, 1 gol ve 1 asistle nasıl bir adam olduğunu tekrar gösterdi. Rangers günlerinden beri, sonrasında da gerek Arsenal, gerek Barcelona'da, Bronckhorst hep "underrated" bir adam olmuştur. Tam bir görev adamıdır, kanadında işini temiz yapar. Ve Şampiyonlar Ligi, Premier Lig, La Liga, veya özetler vasıtasıyla izlediğim her 5 maçının 1'inde bir kaleden top çıkarmışlığını görmüşümdür. Yine, her zamanki gibi, işini temiz yaptı...

İtalya kesinlikle Cannavaro'yu aradı. Donadoni'nin seçenekleri arasında bende bir no'lu soru işaretini yaratan ise Ambrosini tercihiydi. Kullanılabilecek çok daha kuvvetli alternatifleri vardı. Ki İtalya yaratıcı oyuncu sıkıntısı yaşadı. Milan'ın orta sahasını almışsın toptan, Ambrosini-Pirlo-Gattuso. Ama orada Kaka var. İtalya'da kim var bu rolde? Kimse olmayınca Toni'ye top dahi gelmedi(Kaleciyle karşı karşıya kaçırdığı hariç). Kaldı ki senin tuhaf bir şekilde yedek kulübende bıraktığın Serie A'nın bir no'lu orta saha oyuncusu De Rossi var...Ambrosini'nin kullanılıp da Perrotta-De Rossi ikilisinin kazığa çakılmasını anlamak, anlatmak mümkün değil. Ki Camoranesi ve Di Natale de nal topladı. Cassano ise tek maç üzerinden at gözlüklü yorumu yapacak kimselere "Bu adam bitmiş" dedirtircesine oynadı... Son olarak ise, Nesta bu kadroda neden yok? Milli takımdan emekli olmadı ama kendi isteğiyle evliliği nedeniyle 2007'de iki maçta kadroya çağrılmak istemediğinden beri kadroya alınmamış. Her ne olursa olsun, Cannavaro-Nesta ikilisi, Materazzi - Barzagli ikilisine kıyas kabul etmezdi. Velhasıl, hiç değilse ofansif zenginliği artırmak için, bekte Panucci'yi kullanmak yerine sağda Zambrotta solda Grosso kullanılamaz mıydı? Ki Donadoni sonradan onu yaptı zaten...

İtalya'nın ve Catenaccio'nun bozgunu...Hollanda'nın ve göze hoş gelen güzel futbolun, "modern" futbola karşı mağrur zaferi...

6 Nisan 2008 Pazar

Ne Oldu Onlara -3


Bavyera'nın bağrından kopup gelmiş gencecik bir hücumcu idi o...Berkant Göktan !
Yıllarca gazetelerimizin spor sayfalarını süsledi. Bayern Münih'in altyapısında her maç hat-trick yaptığına dair haberler yazılıp çizildi. Türk futbolunun Almanya'dan kopup gelen yeni umudu oldu.
Altyapısında harikalar yarattığı Bayern Münih'te bir türlü A takıma çıkamadı da, en sonunda yolu Türkiye'ye düştü. Ve hala gençti Galatasaray tarafından büyük umutlarla transfer edildiğinde. Galatasaray kadrosunun iskeletinin çöktüğü 2000-2001 sezonunun bitiminde, Berkant gibilerin Galatasaray'ın yeni lokomotifi olacağı düşünülüyordu.
Lokomotif hayali biraz bizim hızlı tren projesi gibi çıktı, ve Berkant bir türlü beklenen yıldız olamadı Galatasaray'daki 3 yılı içinde. Zaman zaman, özellikle Lucescu dönemindeki kadro darlığında şans buldu. Hatta orta sahada denendi.
Ama olmadı. Seneler geçti, Berkant gelişmedi. Ve en son Demirören'in, Beşiktaş'ın "diğer büyüklerin çöplerini toplama hizmeti" görmesini öngören müthiş projesi doğrultusunda Beşiktaş'a getirildi, yine umutlarla. Beşiktaş'ta hiç şans bulamadı.
Ve Türk futbolunun Semih'le beraber diğer bir "genci" olan Berkant Türk futbolundan ve medyadan silindi.
Bir daha haber alınamadı Berkant'tan.
Şu anda ise Bavyera'ya geri dönmüş, Alman 2. Ligi'nde Bayern'in ezeli rakibi 1860 Münih'te, golcü kimliğini bulmuş ve gol de atıyormuş...

5 Nisan 2008 Cumartesi

Ne oldu onlara - 2


Tanıdık geldi mi yüzler? Evet, Karpatlar'ın çekik gözlüsü Adrian Ilie ve boyuna geniş kafalı ve uzun saçlı Iulian Filipescu...Galatasaray'da Romen modasının Rotariu'lu dönemden sonra tekrardan başladığı 90'lı yılların ikinci yarısında gelen ilk Romen futbolcular...

Galatasaray'da fazla durmadılar. 1,5-2 sene ancak durdu her ikisi de, çünkü kaliteli futbolculardı, sonradan getirilen Niculescu ve yeni Romen genç nesli Bratu-Petre-Tamas gibi cacık topçular değillerdi. Ve iyi teklifler geldi. Satıldılar...Galatasaray'da genelde sağ bekte gördüğümüz Filipescu, defansın göbeğinde oynamaya, ve hızlı forvet Ilie, zaman zaman ileride, zaman zaman sağ kanatta kullanılmak üzere İspanya'ya gitti. Ilie, Valencia'ya, Filipescu ise Real Betis'e gitti. Medyamız ara sıra haberdar ediyorlardı bizi ne yapıp ne ettiklerinden.

Her ikisi de milli takımlarına uzun yıllar boyunca hizmet ettiler. Medya peşlerini bir noktadan sonra bıraksa da, Galatasaray taraftarı da onları unutmadı.

Ilie, kadro derinliğinden olsa gerek, Valencia'da süreklilik tutturamadı..Sonra Alaves ve hatta kısa bir Beşiktaş macerası yaşadı. Fakat diz sakatlıkları yakasını bırakmadı ve 30 yaşında futbolu bırakmak zorunda kaldı.

Filipescu ise Betis'te düzenli oynadı.

İkili, daha sonra İsviçre'nin FC-Zürich ekibinde kısa bir süreliğine tekrar buluştular.

Ilie futbolu erken bırakırken, Filipescu ise kariyerini Almanya'da Duisburg'da sürdürüyor.

Romanya'nın Bükreş'ten trenle 2 saat tutan şirin ortaçağ kasabası görünümlü Braşov'da Ilie'nin otellerine ve lokantalarına rastlayabilirsiniz...

3 Nisan 2008 Perşembe

Alex ve Parma




Alexsandro de Souza, kısa adıyla Alex...Türkiye liglerinin şüphesiz en başarılı ofansif orta saha futbolcusu. Avrupa klasmanında da, "en iyiler" klasmanında olmasa dahi kalburüstü bir futbolcu. Brezilya Milli Takımı formasını 68 kez giymiş, 20 gol atmış. Ülkesinde oynadığı yıllardaki futbolu da son derece başarılı. Ki Cruzeiro'ya zamanında şampiyonluğu getiren isimlerden, o dönemki, şu anda da çoğu Avrupa'da oynayan takım arkadaşlarıyla beraber.

Muhteşem bir oyun zekası ve yaratıcılığı var. Gol yollarında, teknik anlamda, asist paslarında, duran toplarda son derece tehlikeli bir futbolcu. Bir yandan da zaman zaman sahada kaybolduğu, yeterince koşmadığı, büyük maçlarda iş yapamadığı yönünde(ki yetenekli bir defansif orta saha oyuncusunun ağır markajı altında hakkaten de kaybolma anları yaşadığı oluyordu özellikle Avrupa'da zaman zaman, bu sene ancak Makelele ve Mehmet Topal'ın kitlediğini gördük), son yıllarda bir nebze azalttığı, ancak halen doğruluk payı içeren özellikleri mevcut. Ancak bütün bunlar kesinlikle Alex'in kalburüstü bir topçu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İstatistikler ortada; özellikle bu sene, gerek Türkiye Ligi, gerekse Şampiyonlar Ligi için.

Bildiğiniz gibi, Alex 4 sene önce Fenerbahçe'ye gelmeden önce, futbol hayatının neredeyse tamamını Brezilya'da geçirmiştir. Ancak birkaç ay gibi çok kısa bir dönem süren bir zaman diliminde, 2001 yılında Parma macerası yaşamıştır. Senelerdir bir gizemdir Alex'in Parma'da neden tutunamadığı niye döndüğü. Benim gibi Galatasaray ve Beşiktaş taraftarlarının elinde de bir mezedir. "Alex Türkiye Ligi topçusu ancak, bak Avrupa'da ne oldu, Parma iki ayda geri gönderdi bundan cacık olmaz deyip" diye de geyiği çevirilir sıklıkla. Malesani birkaç ay içinde Alex'i Parma'dan Brezilya'ya şutlamıştır, doğru dürüst şans dahi vermeden.

Alex'in bu döneminin üzerinde gölgeler vardır. Alex niye Parma'da tutunamadı? O kadar mı kötü bir dönemindeydi o dönem? Stili, İtalyan futboluna alerjik olsa da, İtalya'da varsın hiç bir iş yapamayacak olsa da, bir kaç ay olsun şans verilemeyecek bir oyuncu muydu? Yoksa Alex "problemli futbolcu" moduna girerek İtalyan futboluna, ülkeye ve yeni takımına mı uyum sağlayamadığından gönderildi?

O dönem, Parma gibi Palmeiras'ın da sponsoru olan Parmalat firmasının işi miydi onu getirmek? Ben o dönemde %50 bonservis Parma'da, %50 Palmeiras'ta gibi bir durum hatırlıyorum, ancak emin olduğum söylenemez.

Nedir bu işin aslı astarı? Biri bu sır perdesini ortaya dökse hakikaten rahatlayacağım, çünkü epeydir merak ettiğim bir konudur, o dönemde Parma'nın Alex'i niye 2 ayda şutladığı. Zira Parma o dönem halen batmamış ve iyi bir takım olsa dahi, her pozisyonda ikişer üçer tane yetenekli futbolcusu olan da bir takım değildi. Orta sahası, Junior-Micoud-Lamouchi-Marchionni dörtlüsünden oluşuyordu ve yedeklerinde de ancak Bachini, Boghossian gibi ortalama futbolcular vardı...

30 Mart 2008 Pazar

Türk Milli Takımı ve Euro 2008




Türk Milli Takımı'mız bir şekil düşe kalka, şansa mansa, ne dersek diyelim, Euro 2008 kotasına girmeyi başardı.

Grubumuz da malumunuz...

Başlıca belalımız Portekiz, oturmuş bir kadroya Çek Cumhuriyeti ve teknik kapasitesi yüksek veya bireysel yetenekleri üst düzey oyunculardan oluşmasa da mücadeleyle iyi iş yapan ve evsahibi olan İsviçre...

Hatırlayacaksınız; Euro 1996 ve 2000 tecrübelerimiz de Portekizliler tarafından başarıyla gölgelenmişti.

Bu perdenin 2008 yılında da Üçleme'nin tamamlanması açısından tekrar sergileneceği düşüncesindeyim.

Figo, Rui Costa gibi devrin dünya yıldızlarından mahrum olsa da artık Portekiz, yerine yenileri çoktan geldi ve Portekiz her zamankinden daha da tehlikeli. Euro 2004 ve 2006 Dünya Kupası formları da gayet muazzamdı ve bu sefer daha da aç bir şekilde geliyorlar.

Doğrusu Türk beklerinin Cristiano Ronaldo ve Ricardo Quaresma(veya onun yerine konabilecek bir diğer isim, Simao) gibi hızlı, teknik, bireysel yetenekleri her açıdan kuvvetli iki dünya çapında kanat oyuncusu karşısında düşecekleri durumu düşündükçe üzülüyorum. Umarım sonları aşağıdaki delikanlı gibi olmaz:







Portekiz'i tartışmaya gerek yok. Takım her haliyle komple bir takım. Forvette biraz sıkıntı yaşayabilirler, zira artık Pauleta yok. Kaptan Nuno Gomes duruyor ama kaşarlandı. Makukula falan oynamaya başladı. Ancak orta sahadaki hücuma yönelik inanılmaz güç, bu eksikliği fazlasıyla amorti edecektir; ki zira Cristiano Ronaldo başlı başına bir hücum unsuru. Ki bunun yanısıra, yeni ileri hat elemanlarından da milli takım tecrübesi az olsa da Werder Bremen'li Hugo Almeida, hiç fena değil; en azından tek başına oynayacak bir Nuno Gomes'ten iyi.



Açıkçası şöyle bir 11 olasılığına bakınca muazzam bir korku basıyor içimi:



Ricardo-Paulo Ferreira, Ricardo Carvalho, Fernando Meira(Pepe), Caneira - Cristiano Ronaldo, Deco, Maniche, Nani, Ricardo Quaresma - Nuno Gomes (Almeida)


Belki bir "Yunanistan taktiği" bize başarı getirir ??? Ama aynı takım yapısına ve oyun stiline sahip olduğumuz söylenemez, ki ofansif presçi psiko Terim de bir defansif taktisyen kurt Rehhagel değil.



Çek Cumhuriyeti de Portekiz kadar olmasa da korkutucu. Pavel Nedved'in 2 kez bırakıp döndüğü milli formaya bir kez daha geri döneceği konuşulmakta. Garibim büyük turnuva görünce ortama dalmadan yapamıyor olsa gerek. Çek Cumhuriyeti öyle dev bir yıldızlar kadrosu değil. Ancak takım oldukça oturmuş. Herkes görevini gerektiği gibi yapıyor. Takımdaki oyuncuların çoğu senelerdir beraber oynuyor ve takım üzerindeki değişiklikler ufak çapta oluyor; ki zira onların koçları da 8 senedir Karel Brückner. Sağlam bir defans hattı, mücadele eden, gerek defansif, gerek ofansif gücü yüksek bir orta saha, ve forvette beklenen ikili, Baros-Koller...Umarım kariyeri roketleme düşüşe geçen Milan Baros ve yaşlanmaya yüz tutan Koller kulüp kariyerlerindeki düşüşü Euro 2008'de de sürdürürler. Bir plase de Martin Fenin..Bakalım Bundesliga'nın genç yıldızı forma şansı bulabilecek mi? İlginçtir, Çekler'in oyuncuları uluslararası turnuvalarda resmen bir başka kimliğe bürünüyorlar. Bakalım bu sefer ne olacak..



Mücadeleci İsviçre kadrosu ise bu sefer evlerinde oynayacaklar. Ancak bu sefer bizi Dünya Kupası'ndan eden kadrolarına göre pek çok değişiklikler var. Birincil olarak, bu takım epeydir resmi maç oynamıyor...Hazırlık maçları ne derece ciddidir ki? Bu durum İsviçre'yi kötü etkileyecektir. Ev sahipliği ise her ne kadar her halükarda bir artıysa da, bir yere kadar...Kaldı ki kanımca bu şampiyonada çevreden gelen taraftarlar lokalleri kat be kat katlayacaklardır. Karaborsasıydı bilmemnesiydi...



İsviçre'de Kobi Kuhn yeni bir "era" haline dönüştürdü işi...Johann Vogel, Ricardo Cabanas, Raphael Wicky gibi yılların milli takım yıldızları kadroda kesinlikle olmayacaklar. Kuhn kadronun bir kısmını açıkladı. Açıklanan kısmın önemli bir kısmı 2006'da da vardı, ancak yukarda sayılanlar da dahil olmak üzere pek çoğuyla milli takımın ilişiğini kesti Kuhn, ki devri kapanıyordu o adamların da yavaş yavaş. Ancak yine de ciddi karar.



Arkadan iyi bir nesil geliyor. Genç Türkler de buna dahil. Udinese'li Gökhan Inler ve Basel'li Eren Derdiyok'u da muhtemelen kadroda göreceğiz. Kadroda kesinlikle olacağı açıklanan Hakan Yakın'la beraber İsviçre Milli Takımı yarı Türk kimliğine bürünecek. Acaba Malazgirt Savaşı'nda Bizans Ordusu'ndaki Peçenekler'in Alp Arslan'ın safların geçmesi gibi bir durum burada da tekrarlanır mı ki ? :)



Manchester City'de etkileyen Brezilya asıllı çakma İsviçreli Gelson Fernandes'e dikkat derim ben..Bunun yanında, Blaise N'Kufo Hollanda'da gol krallığına oynuyor...Ama sanmam ki bu turnuvada her gelen geçenin gol kralı haline dönüştürüldüğü cacık Hollanda Ligi'ndeki havaları söksün.


Sanırım İsviçre'yi geçebilecek potansiyelimiz var, ancak Çek Cumhuriyeti ve Portekiz sınavları son derece zorlu olacak.




Her halükarda, ailemizin kalecisi Hayrettin Demirbaş abimizin muntazaman dediği üzere :




"Kısfmet"

29 Mart 2008 Cumartesi

Bir Efsanenin Son Demleri


Osvaldo Giroldo Junior...Nam-ı diğer Juninho Paulista.


90'lı yılların son yarısının ve 2000'lerin ilk yarısının gördüğü en yetenekli ofansif orta saha oyuncularından birisi.


Seneler önce Avrupa'dan Futbol programlarında gördük onu. O dönemin fason "Chelsea" projesi Middlesbrough kadrosunun incisiydi 10 numaralı Juninho. Ravanelli'li, Emerson'lu, Branco'lu, Festa'lı kadro sürpriz bir şekilde raya oturamayıp küme düşerken, Juninho sade ama bir o kadar şık futboluyla, istikrarlı ve temiz performansıyla "Footballer of the Year" ödülünde 2. sırada yer aldı. O çocuk halimle hala dün gibi aklımdadır, Juninho'nun her pazar akşamı kaçırmadan izlediğim muhteşem performansları.


Biz onu direkt Juninho olarak bilirdik de, işte sonra çıktı Paulista falan, Lyon'da adaşı Avrupa piyasasında türedikten sonra kondu o.


Brezilya Milli Takımı'nda 50 kez görev yaptı, ancak asla Dünya Kupaları'nın 11'lerinde yer almadı. Benim düşüncem, bundan fazlasını hak ettiği yönündeydi. Tabi milli takım da Brezilya Milli Takımı olunca..


Tekniği olsun, şıklığı ve sadeliği kendinde aynı anda toplayabilen ofansif oyunu olsun, duran/durmayan toplara sert şutları olsun, profesyonelliği, takımına sadakati, saha içindeki çabasıyla olsun, etkili pasları ve oyunu okumasıyla/vizyonuyla olsun, eşi nadir görülen komple "10 numara"lardan birisiydi Juninho...


Bir başka kırmızı-beyazlı takıma ; Vieri'li, Caminero'lu, Kiko'lu, Pantic'li Atletico Madrid'e düştü yolu Boro küme düşünce.


Madrid yılları biraz şanssızlığıdır Juninho'nun. 96 yılının La Liga şampiyonu, Atletico de Madrid, ilerleyen yıllarda aynı performansı sergileyememiştir. Küme düşmekle kalmaz, bir sene de fazladan tarife yapar Segunda'da La Liga'ya geri dönmeden. Juninho, Atletico'nun İkinci Lig'deki yıllarını Brezilya'da geçirir. Madrid ve Luis Gil yerine başka adamlarla, başka şehirlerde muhatap olsaydı nasıl olurdu diye halen de merak ederim açıkçası.


Sonrası Middlesbrough ve etkin Premiership performansının devamı. Akabinde ise, yaşlanan Juninho Şampiyonlar Ligi'nde de yer alan Celtic'e "beyin"(Ninja Tosbaalardaki Krank gibisinden etkili) rolünde gider..Bu transfer o dönem beni epey heyecanlandırdıysa da, Juninho aşısı Celtic'te pek tutmadı..


Ve kimi zaman da başına çöken sakatlıklarla boğuşaraktan yaşı ilerleyen efsane öznemiz, memleketinin yolunu tuttu...Son demini ise Avustralya Ligi'nde asist dağıtmakla geçiriyor.


Yolun açık olsun Juninho !