Güneşin Zaptı Yakın

Transandantal Dervişler Ocağı'na hoşgeldiniz!
Ekmeğinizi, suyunuzu alın.!
Ve dönmeye başlayın...

Ocağın Temel Kelamı

"Hayat, koordinatları belli olmayan bir alan üzerinde kopartılan patırtıdır; evren ise sara hastalığına tutulmuş geometri..." Cioran
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2014 Çarşamba

Observe Them As Far As Your Intellect Understands Them

The groups of man exist in different classes
With different ranks order came into being
Without ranks whatever exists falls in ruins
The ignoramus cannot take the place of the scholar
Water cannot fulfill the task of fire
Earth cannot do the wind's job
Gold cannot do iron's work
Sugar cannot produce salty food
The foot cannot take care of the hand's issues
The pen cannot take the sword's place
The slave cannot do the lord's work
Kings do not know the state of the flock
Thus is the order of the parts of the world:
Observe them as far as your intellect understands them...

Divan Şairi Nebi (1642-1712)'nin 7 yaşındaki oğlu için şiiri
Nabi (a "Divan" Poet, 1642-1712)'s poet for his 7-year old son

Not: Türkçesi elimde bulunmuyor şiirin. İngilizcesi ile idareten artık..

Alıntı "An Ottoman Mentality: The World of Evliya Çelebi" adlı Robert Dankoff eserindendir. 

6 Şubat 2011 Pazar

Unutulmayacaklar - 2

Büyük Osmanlı devri adamlarından...Günümüzde hatırlanması gereken nadir kimselerden...En muazzam biyografi, derleme ve toplumsal tarih ve hafıza erbablarımızdan..

“Hezar gıbta o derr-i kadîm efendisine 
ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine"

Yahya Kemal onun hakkında...

19 Ocak 2011 Çarşamba

Košice


16. Yüzyıl kaynaklarında Istanbul, Viyana ve Paris ile beraber o dönem Almanca adı Kaschau olan ve Macar Krallığı ile de ilintisi bulunan bu Slovakya şehri, Avrupa'nın en ihtişamlı kentlerinden birisi olarak geçmektedir..

13 Ocak 2011 Perşembe

Sixtus Skandalı

Bourbon-Parma Prensi Sixtus 

Özellikle 1917 yılında uzayan savaş nedeniyle kaynakları tükenme ve imparatorluğu dağılma noktasına gelen Avusturya-Macaristan'ın yeni kralı Karl I, bu çöküşü önlemek için çoktan savaşı bitirme düşüncesine gark olmuş ve çabalarına girişmiştir. Bu çabalarına bir sonuç verdirmeye çalışan Karl, Belçika ordusunda subay olarak görev yapan Bourbon-Parma sülalesinden uzak akrabası(Devrin Avrupası'nda karmaşık evlilikler pek çok aristokrasiyi ve monarkı uzun asırlardır çoktan birbirine bağlamıştı) Prens Sixtus'u arabulucu olarak kullanarak Almanya'dan habersiz olarak İtilaf devletleriyle barış anlaşmasına varmaya girişiminde bulunmuştur. İki tarafın istediği şartların uyuşmaması(konjonktür nedeniyle uyuşması da mümkün değildir) nedeniyle bu görüşmeler başarıya ulaşmamış, daha sonra ise Fransız başbakanı Georges Clemenceau'nun yönetiminde Fransız diplomasisi akıllı bir hamleyle teklifin ve görüşmelerin tutanaklarını uluslararası düzeyde sızdırınca skandal, Almanya ve Avusturya-Macaristan ilişkilerinin gerilmesine ve ittifak yönetimleri içinde güvensizliğe yol açmış, daha sonra ise bu durum 1918 yılında Almanya'nın Avusturya-Macaristan yönetimine alenen olmasa dahi önemli bir derecede el koymasına ön ayak olmuştur.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Ural-Altay Dilleri


Ural-Altay dil grubu, Ural ile Altay dilleri arasında doğrudan organik bağ bulunmadığı gerekçesiyle, yani bir Proto Ural-Altay dili bulunmadığı veya saptanamadığı için 1960'lardan beri artık kabul görmemekte olan dil ailesi hipotezidir.


Ancak Ural ve Altay dilleri çok net birtakım benzerlikler göstermektedir. Her ikisindeki ortak dil bilgisi özellikleri çok belirgindir ve temel noktalardadır.


Her iki grupta da:
1- Sondan ekleme/türetme (Agglutinasyon)
2- Ünlü uyumu
3- Özne-nesne-fiil (SOV) dizilimi
4- Cinsiyetsizlik(feminen-maskülen ayrımının yokluğu)


görülür.


Velhasıl sıkıntı kelime dağarcığı noktasında başlar. Ural ve Altay dilleri arasında aynı kökten olduklarını belirtecek bir kökensel dağarcık benzerliği sözkonusu değildir. (Hint-Avrupa dilleriyle karşılaştırınız: Farsça - birader, Almanca- bruder ; İngilizce - star, Farsça - sitare)


Gramer benzerliğine rağmen kelime kökleri aynı veya benzer değildir, kişi zamirleri gibi küçük istisnalar haricinde büyük oranda farklılık gösterirler. Belli başlı birtakım benzer kelimeler vardır. Ancak bunlar "loanwords"(kiralık kelimeler) olarak tanımlanmaktadır. Zira Altaik ve Uralik insanların birbirine yakın bölgelerde, benzer yaşam tarzıyla yaşadığı bilinmekle beraber, bunların birtakım bir arada yaşam yahut ticaret ilişkileri içine girdiğine dair kuvvetli bulgular vardır.


Bu kadar gramer benzerliği bir yandan, akla şöyle bir olasılığı getiriyor:


Ural-Altay insanları tarihin bir noktasında belli bir ortak dili konuşurken bir noktada dağılarak ayrılmış ve bu gruplardan biri, başka insan gruplarıyla karşılaşmak suretiyle benzer gramer üzerine farklı ve yeni bir kelime dağarcığı inşa etmiş olabilirler.


Japon ve Kore dillerinin Altaik statüsü halen bir ölçüde tartışmalıdır. Ancak bu iki dil hakkında pek detay bilmediğim için buna girmekten kaçınıyorum.

5 Eylül 2010 Pazar

İdrak ve Kırıklık Devri?



Aslında dolaylı olarak Aşağı Türleşme Devri adlı birkaç ay önceki yazımdan ilham alan bir yazı bu.

O yazıya "Outlaw" şöyle bir yorum yapmıştı önceki gün:
"alinti nereden bilemiyorum, ama hobsbawm'in son dönemlerde verdigi ropörtajlarda "hala umut var" tarzi bir söylemi var bildigim kadariyla. ancak kendi mensubu oldugu kesimin, kp'lerin devrinin kapandigini savunuyordu. sanirim bu sözlerle kastettigi daha cok böyle bir sey..."

Benim cevaplarım da şu şekilde olmuştu.

Alıntı "Yeni Yüzyılın Eşiğinde"'den.

Her insan için elbet umut vardır, ve beraberinde umudun "bir gün" muhakkak gerçekleşeceği sanrısı da gelir;zira umut olmaksızın anlam yitecektir.

Hobsbawm'ın sözünde de umut farkedilebiliniyor, belki de o şekilde olmadıysa da beriki bir şekilde umduklarının gerçekleşebileceği inancındadır..

Bunun yanısıra çeşit olması açısından şu alıntıyı da vereyim; Kısa 20. yüzyıl-Aşırılıklar Çağı kitabında Britanyalı müzisyen Yehudi Menuhin'den bir alıntı vermiş Hobsbawm kitabın girişinde, muhtemelen kendisi de bu alıntıya sempati duyduğundan:

"20. yüzyılı özetlemek gerekirse, insanlığın o zamana kadar idrak ettiği en büyük umutları canlandırdığını ve bütün hayalleri ve idealleri yıktığını söyleyebiliriz."

Bütün bunların üzerine kafa yorarken, bu soru-cevap seansının aklımdaki bir takım şeylerle birleşmesiyle nöronlarıma saplanan birtakım noktalar oldu.

Aslında bu yüzyılın insanlık tarihi açısından da sahip olduğu yahut olacağı önemi saptamaya çalışıyorum.(Evet, biraz iddialı, farkındayım)

İnsan türü çok önemli bir evreden geçiyor..Bu belki de bir öze dönüş yolculuğunun başlangıcı mı?

Yukarıdaki cevapta vermiş olduğum, 20. yüzyılın en büyük keman sanatçılarından biri(kimince en büyüğü) olarak kabul edilen, 20. yüzyılın büyük bir kısmını görmüş ve yaşamış müteveffa zat Yehudi Menuhin'in yapmış olduğu tespit çok önemli. 

"20. yüzyılı özetlemek gerekirse, insanlığın o zamana kadar idrak ettiği en büyük umutları canlandırdığını ve bütün hayalleri ve idealleri yıktığını söyleyebiliriz"...

20. yüzyıl aslında olan biten açısından çok hararetli bir yüzyıl olmakla beraber, tarihsel ölçekte mevcut olan hal ve gidişattan, yani statükodan yana bir kırılma değil, statükonun doğrudan tezahürüdür. Bireysel ve toplumsal tecrübenin yoğunluğu dönemidir. Dinamik, hızlı bir akış dönemidir.

20. yüzyıl esasında bir bilinç çağıdır da. İnsanlığın bir şeyleri anlayabilmesi ve değiştirebilmesi için büyük acılar çekmesi gerektiğini, bütün bunları yaşamadan hiç bir değişimin mümkün olamayacağını bilmek için müneccim olmaya gerek yok. Değişim bir süreç halinde gelse ve sancılı da olsa, "Acı yok Rocky!" diye yola devam edebilmektir mühim olan.Fakat insanoğlu herhangi bir değişimin değişme isteğini ve dolayısıyla talebini ortadan kaldırabilecek potansiyelde korkunç sonuçlara neden olduğunu görmüştür. Çok kısa bir kuşak devresi içinde tecrübe ederek öğrenmiştir. Her kalıntının temizlenmesi, oluştuğu ve yaşadığı zamanın birkaç katı kadar zaman alır. Öyleyse "Adem"'in hayatının kalıntılarını dahi yaşamaktayız biz burada, ve çok eskilerden, yıllardan asırlardan çağlardan devirlerden beri oluşagelmiş kollektif bilinç, kültür ve mentaliteleri, "insan doğası" olarak adlandırdığımız tabiat halet-i ruhiyesini bir yaşamlık sürelerde ortadan kaldırmak mümkün değil. Uzun sürede "ortak iyi" adına müspet addettiğimiz bir "değişim"in gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ise tamamen amaçlanan şeye göre doğru sayısını ölçmek mümkün olmayan tesadüflerin doğru sıra, zaman ve şekillerde meydana gelmesiyle mümkün olacaktır; tıpkı da bugün içinde yaşadığımız ortam, bulunduğumuz durum gibi aslında..

İnsan, umutların yeşermesi için uygun olduğunu düşündüğü bir atmosferde, umudu ekmek olarak ele aldığı geçtiğimiz yüzyılda imkansızlığı ve kırıklığını bütün ağırlığıyla her alanda yaşamıştır. Yanlış anlaşılmasın; ben olayı sadece savaşlarla falan sınırlamıyorum, bu çok fazlasıyla eksik ve mantıksız olur. Benim kapsamım sonsuzluğa uzanan bir düzlemde tüm her şey..

Bu yüzyıl ise bence bütün olguların idrakı ve kırıklığın içselleştirilmesi devridir..Halihazırda dünyayı çok büyük ölçüde çoktan değiştiren, daha da değiştirmeye aday,dünyaya aslında çok büyük ölçüde katmış ve katacak iki unsur var.. Paylaşım ve Hareketlilik. Internet ve de yaygın+hızlı fiziksel insan mobilitesi çıktı çıkalı ve kullanımı gitgide milyarlara yansıdıkça, ve bütün bunların yansıma etkileri(yani 3. kişilere tezahürü) katlandıkça her bir bireyde ve toplumda fikirlerin, bilgilerin, düşüncelerin, kültürlerin, bakış açılarının, teknolojinin, üretilen her türlü maddi ve manevi varlığın(fikri/sınai metalar, eşya vs.) ve esasen insan tavrının,düşünüşünün ve mentalitesinin tüm yönleri, ve hatta bunun yanısıra tabiatın sahip olduğu bütün materyaller, özellikler, mekanlar ve sırlar, halen yolun başında olunmakla birlikte, tüm insanlar nezdinde ortaya dökülüyor. İnsan Aslında çok farklı olduğu sanılan noktalarda sonsuz sayıda ortak nokta bulunuyor. Ve her şey aynı kapılara çıkıyor. İnsanlar geniş skalada kendi acziyetinin, zayıflığının farkına varıyor. Aslında daha en antik olduğunu düşündüğümüz çağlarda bile, insan üzerine söylenebilecek her şey zaten çoktan söylenmiş durumdadır. Bunları ilk söyleyenlerin üzerine, yahut onlardan sonra yazılanlar, malumu farklı farklı üslup ve biçimlerde ilamdan, mufassal(ayrıntılı) kıssayı efsaneleştirmekten öte çabalar değildir. Ancak insan türü, bu çağda tutulan aynayla bunu geniş ölçekte,doğrudan görüyor, tecrübe ediyor, yaşıyor.. 

Bu çağ, gerçekliğin, yıkımın ve ziyanın idrakı ve bunun yarattığı kırıklığın devridir...

Gelecek çağlar insan türünün bu idrak eşliğinde kırıklıktan kurtulmaya, çaresiz duruşunu ve görünümünü aşmaya çabalayacağı devirler olacaktır, ve bu da kendi gerçekliklerini her daim reddeden insan türü için, eski çağlar gibi, ve onlar kadar, sıkıntılı olacaktır. İnsan öz arayışı içine girecek ve ona dönmeye çalışacak, doğasına ve kimyasına uygun hale dönüş istemi ve arayışı, halihazırda mevcut ve baskın olan olgu ve unsurların yerlerini uzun vadede baskın çıkacak yenileri alana kadar gelecek çağların belirleyicisi olmaya devam edecektir...


Post Scriptum: Resim Stuff No One Told Me- stuffnoonetoldme.blogspot.com adresindendir.

2 Eylül 2010 Perşembe

Megiddo Taarruzu

Britanya İmparatorluğu'nun filistin cephesi'ndeki son taarruzudur. Bölgedeki düzlüğün adı nedeniyle Armageddon Savaşı adıyla da bilinir. belirtilmelidir ki, Megiddo Savaşı bir meydan savaşı falan değildir yahut sadece "Megiddo" adı verilen bölgede gerçekleşmemiştir. tüm Filistin Cephesi boyunca yapılmış olan genel bir taarruzdur.

Her bakımdan kaynakları tükenmiş ittifak devletleri'ne birer birer son darbelerin vurulduğu günlerde(Batı Cephesi - Meuse Argonne taarruzu, Italya cephesi'nde Vittorio Veneto taarruzu, Balkan cephesi'nde de Vardar Taarruzu vukuu bulmaktayken) Osmanlı İmparatorluğu'na karşı da Megiddo taarruzu tertib edilmiştir.

Büyük harbin en başarılı komutanlarından ve harp tarihinin süvari taktikleri konusundaki gelmiş geçmiş en yetkin isimlerinden Edmund Allenby komutasında Hint, ANZAC ve bilimum sömürge askeriyle desteklenmiş İngilizler, bir Fransız Lejyoner bölüğü ve bilhassa hattın doğusunda müttefik destekçileri isyankar Araplar'ın saf tuttuğu bir Müttefik kuvvetler grubu sözkonusudur. taarruz evvela ilkbaharda yapılacakken Alman Bahar Taarruzları nedeniyle ertelenmiştir. En nihayetinde Batı Cephesi'ne taze amerikan kuvvetlerinin gelmiş olması, Britanya'nın bölgeye rezerv/yedek kuvveti yığabilmesini sağlamıştır.

Osmanlı'nın çoktan düşmüş olan Kudüs 'ün kuzeyinde 100 kilometreyi aşan bir savunma hattı bulunmaktaydı. bu hat kıyıdan Eriha(Jericho)'nın az doğusunda kıvrılarak Lut Gölü (Dead Ssea)'ne kadar uzanmaktaydı. Liman von Sanders'in kumandanlığını yaptığı ordular grubunda, hattın batısında 8.ordu, merkezinde Mustafa Kemal Paşa kumandasında 7.ordu, doğusunda ise 4.ordu bulunmaktaydı. Ufak bir alman Asiakorps birliği de cephede hazırdı.

Totalde cephede Müttefiklerin(Düzenli olarak 5.000 kadar olan, düzensiz olarak daha çok mevcutlu Araplar hariç) 57.000 piyade, 12.000 süvari, 540 topu bulunmakta, bunun yanısıra da 30.000 kişilik yedek kuvveti bulunmaktaydı. Buna mukabil, Suriye ve Filistin bölgesinde garnizon, ihtiyat, levazım, istihkam vb. görevlerde bulunan toplam İttifak devleti askeri sayısı 100.000'e yaklaşsa da, doğrudan cephede bulunan Osmanlı-Alman yıldırım orduları grubunun cephedeki total mevcudu 29.000 piyade,3.000 süvari ve 400 toptan ibarettir. Ve İttihat ve Terakki'nin, belki daha doğru tabirle Enver Paşa'nın tipik hayalperestliğiyle eldeki mevcut orduları(bilhassa Kafkas cephesi'nin Rusya'nın savaştan çıkması sonucu kapanmasıyla bu cepheden artakalanları) güneye yollamak yerine Azerbaycan ve günümüzün Kuzey Iran'ında kullanması, (zira Osmanlı orduları Bakü'ye, Hemedan'a kadar ilerlemiştir o tarihte), hatta Bulgaristan'a yardıma dahi göndermesi nedeniyle bütün taleplere rağmen herhangi bir durumda öne sürebileceği en ufak yedek kuvveti de bulunmamaktaydı(cephenin bu kadar çabuk dağılması ve dağıldığında bir daha toparlanamaması bu yüzden olacaktır). bunun yanısıra zaten kötü teçhiz edilmekte olan, gerekli kaynaklardan yoksun Osmanlı ordusundaki son derece düşük morali ve maneviyatı ve savaştan hemen önce askerden kaçan 1100 kadar kişiyi belirtmekte de yarar vardır.

Evvelden, bir süre önce Amman'a doğru bir yanıltmaca saldırısı yapmış olan allenby ve orduları, von Sanders'in ordularının total kuvvetinin üçte birini hattın doğusuna sevketmesine neden oldu. oysa ki 19 Eylül sabaha karşı 4.30'da Allenby esas taarruzunu başlattı. 5 tümenlik bir ordu grubu(11. corps) yoğun bir taarruzu hattın bilhassa süvari ordularının rahat hareket edebileceği düzlük batı tarafından başlatırken, birkaç saat içinde hattın doğusu da takriben 5 tümenlik bölünmüş(10.corps) tarafından taarruza uğradı. Hattın batısına yapılan saldırıda britanya donanması destroyerleri de kıyıdan destek sağlayarak, ordularının siperleri aşmasına yardımcı olmuştur. doğuda yoğunlaştırılan birliklerle daha da zayıflamış olan batı hattı desteksiz, hava ve denizden de destekli 5 tümene karşı 3 tümen şeklinde kalınca(belirtilmelidir ki 1 osmanlı tümeni, 1 britanya tümenine göre mevcut olarak çok daha düşüktür) hattın batı ucu kısa sürede çökmüş, bundan iyi faydalanan Britanya süvari birlikleri hattı boşluklara dalmış, kısa süre sonra hattın 25 km gerisinde Tülkarim'de mukim 8. ordu karargahına kadar gelmiştir britanyalılar. bu noktada öğle vakti, batı hattı çöktükten sonra merkez hatta da saldırı başlamış, tutunamayan ve ağır kayıplar veren 7.ordu birlikleri de Nablus'a kadar geri çekilmiş, ertesi gün 8. ordu ile 7. ordu birlikleri yanyana gelmiş ve beraberce geri çekilmeyi sürdürmüşlerdir. Bölünmüş olan 7.ordunun Asiakorps'un da içinde bulunduğu bir kısmı ise Ürdün yönüne doğru geri çekilmiş, yine hava desteği ve Araplar'ın arkadan sarması, ve de britanya süvarisinin sızması gibi nedenlerle sıkışmışlar, Asiakorps bir gün kadar savaştıktan sonra tükenmiş, 7.ordunun diğer kısmı ise Dera'a'ya kadar çekildikten sonra teslim olmak durumunda kalmıştır.

Hattın doğusundaki,henüz aralık 1917'de yeniden kurulmuş olan dördüncü ordu ise(bileşik yaylı askerler de bu ordunun içindeydi) ise "Chaytor Force" olarak adlandırılan takriben iki tümenlik 10.corps'un doğu ucundaki kuvvetin saldırısı karşısında kırılarak amman'a dek geri çekilmiş, akabinde, süvari hücumları, hava desteği ve en nihayetinde kuzeyden bu ordunun da merkezi dera'a yönünden etrafını saran Arabistanlı Lawrence'ın başında bulunduğu arap kuvvetleri tarafından çevrilmiş ve en nihayetinde tüm organizasyonunu kaybederek kalan ögeleriyle birlikte eylül sonunda Şam yolunda teslim olmak durumunda kalmış, yani bir savaş kuvveti olarak yok edilmiştir.

20 eylül itibariyle, 1.5 günde, cephe 70 ile 100 kilometre arası geriye atılmış,cephe gerisindeki tüm kritik tren yolu istasyonları ele geçirilmiş, hatta arapların sarmal hücumuyla ürdün'deki tren yolları da sabotaja uğramıştır. İngiliz taarruzu öyle bir başarıya ulaşmıştır ki, hattın batısından saldırıya geçen 11.corps'un, 8. ordunun tam yol geri çekilmesinin de etkisiyle hızlı ilerlemesi sonucu 21 Eylül öğleden sonrası Nasıra ve oradaki Filistin Cephesi genel karargahı dahi düşmüştür. ingiliz konsantrasyonunun daha ziyade cephenin batı hattında olması nedeniyle, 7. ordu nisbi olarak merkezde biraz daha direnme şansı bulmuş ve Nablus 21 Eylül öğlenine kadar dayanmıştır. en son meydana gelen durum ise kıyı-Megiddo-Nasıra hattını tamamen kontrol eden britanya ordularının ve doğudan gelen arap ve ingiliz süvari/uçak kıskacının nihayetinde 7.ordunun sağ cenahının da kıskaca alınmış olmasıdır(akabinde 7.ordunun bu cenahının başına yukarıda bahsetmiş olduğumuz olaylar gelmiştir).

7. ve 8. ordunun kalan unsurları Galilee Gölü'nden kıyıya kadar yeni bir hat kurmaya çabaladıysa da Şam'dan istenen yedek kuvvetler yine reddedilmiş(Şam askeri kumandanının bir Arap ajanı olduğu da sonradan ortaya çıkacaktır), bu hat da henüz kuruluş aşamasında Avustralya süvarisi tarafından hücum edilerek tutunamamış, diğer yarı-mekanize süvari birlikleri acre ve hayfa limanlarını 22'sinde ele geçirmişler, kısa süre sonra piyadenin de yeni mevzilerine gelmesiyle taarruz nihayete erdirilmiştir. bu süre içinde Britanya orduları,zaten pek çoğu dağınık duruma gelmiş olan osmanlı kuvvetlerinin tüm kaçış yollarını tıkamış, ve çeşitli kaynaklara göre değişen rakamlar olmakla birlikte, 60.000-70.000 kadar Osmanlı/Alman askeri esir düşmüştür. buna mukabil Britanya ordularının kayıpları 6000 asker civarındadır. 7. ve 8. orduların kalan unsurları, ilk cephe noktası ve mevcut cephe noktası arasında kalan/kurtarılan tüm birlikleri toparlayarak Şam'a doğru genel bir geri çekilme başlatmışlardır. Megiddo taarruzu, Filistin cephesi'nin kesin çöküşünü ve Osmanlı için de artık savaşın kaybedilişini simgeler; Osmanlı ordularının tüm organizasyonu, cephe düzeni, morali ve maneviyatı yok olmuştur. zira Şam da yine İtilaf kuvvetleri ilerleyişi esnasında verilen ağır kayıpların ardından 1 ekim itibariyle düşecektir.

Bu hızlı ilerleme, dünya tarihindeki en başarılı ve artık yavaştan yerini tank ve tam mekanize zırhlı araçlara daha çok bırakacak olması nedeniyle en son süvari operasyonlarından birisi sayesinde olmuştur. Süvari dediysek de, tam olarak bir grup atlı olarak anlaşılmaması gerekir bunun, zira bu süvari tümenlerine, hafif zırhlı araçlar eşlik etmekteydi, yani burada süvari(cavalry) olarak bahsedilen birlikler bir bakıma yarı-mekanize birliklerdir.

Bahsedilmesi gereken bir önemli nokta da, Britanya Kraliyet Hava Kuvvetleri(RAF)'nin cephedeki 105 uçağının keşif ve taktik bombardıman bakımından sağladığı faydalardır. Hava kuvvetlerinin önemi ve başarısı bakımından bu savaş, Birinci Dünya Savaşı'ndaki en önemli ve nadir örneklerden biridir. öncelikle Osmanlı-Alman pozisyonlarının yerlerini saptamada, bölge arazisini tetkikte fayda sağlayan uçaklar, taarruz başlangıcında taktik bombardımanla ve ilerleyen günlerde geri çekilen osmanlı ordularına zayiat verdirmede son derece etkili olmuşlardır. britanya'nın 105 uçağına karşın ittifak kuvvetlerinin cephede 5 adet uçağının olması, havada kaybedilen savaşın açıklamasıdır.

Nihayetinde belirtmek gerekir ki; megiddo'daki osmanlı yenilgisinin temel sebepleri çok açık ve nettir. karşı tarafın havada, denizde ve karada, gerek süvari, gerek top, uçak, gemiler ve makinalı tüfek, gerekse piyade bakımından her alanda kat be kat sağladığı sayısal ve donanımsal üstünlük bunların en temeli ve önemlisidir. Osmanlı komuta kademesindeki iletişim bozuklukları ve karışıklıklar, zaten var olan düşük moral/maneviyat ve kötü teçhiz edilen bir ordu, arap isyanı, iyi kumanda edilen bir düşman ordusu ve taarruz sonrası meydana gelen panik ve hezeyan hali, yenilgiyi ağırlaştıran faktörler olmuştur. Bu savaş da diğer pek çok savaş gibi savaş başarılarının herşeyden önce bir iktisadi temeli olduğunu gözler önüne serer. Ve sonuç olarak Megiddo Savaşı, 1918 Osmanlı'sı için malumun ilanı niteliği taşımaktadır. Osmanlı için savaşın bir bozgunla sonlanacağı çok açık ve nettir, ve bu bozgunun adı da Megiddo savaşı olmuştur.

17 Ağustos 2010 Salı

1935 Nüfus Sayımı

Toplam nüfus: 16.158.108
Kadın: 8.221.248
Erkek: 7.936.770
Okuryazarlık oranı: %19,2
Nüfus yoğunluğu: 21 kişi/km2
Kent Nüfusu: 3.802.642 (%23.53)
Köy Nüfusu: 12.355.376 (%76.47)
En büyük şehir nüfusu(İstanbul): 739.171(%4,6)

Evveliyatla 8 sene öncesine nüfusumuz takriben 2,5 milyon kişi artmıştır, bu da totalde %16 civarı bir artışa tekabül etmektedir. Oransala vurulduğunda %2,1'lik bir nüfus artış oranı sözkonusudur.

1935 Sayımı da tıpkı eskisi gibi halihazır nüfusu tespit etmiştir(yurt dışındakiler vs. dahil değildir yani). Kadınların sayısal üstünlüğü sürmektedir.

1935 sayımında doğum yeri gibi yeni ve önemli bir kriter sayıma eklenmiştir. Ayrıca iktisadi kllara göre nüfusun dağılımında %79'luk tarım, %7,8'lik sanayi, %12,3'lük hizmet sektörü parametreleri tarımsal toplumluğu net olarak ortaya koymuştur.

başkent Ankara'nın nüfusu 74.000'den 123.000'e, doğal olarak çıkmıştır ve bunun açık sebebi başkentte meydana gelmekte olan devlet teşkilatlanmasıdır. Ancak o dönem bile en büyük 3. şehir olan ankara'nın nüfusunun 123.000 olması, şehir nüfusunun düşüklüğü konusunda bize bir fikir verebilir. Geçen sayıma göre kent nüfusu artmakla birlikte, oransal olarak düşmüştür, bunu da köy nüfusunun doğurganlığına vermek mümkündür.

Doğum yeri kriteri, göç hareketliliğinin incelenmesine olanak vermiştir. Bunun yanısıra 207.000 kişinin geçen seçimden beri ülkeye göçtüğü anlaşılmıştır, ki bunların büyük kısmının `balkan göçmenleri`nin (önemli bir kısmı ihtiyari olarak) göçen son partisi ve osmanlı sınırlarının ardıl devletler arası bölünmesiyle ortaya çıkan durumdan dolayı göçenler olduğu söylenebilir(suriye-ırak-sscb sınırları, `Batum` vb. yerlerde kalan nüfus vs.)

Ve gelgelelim göç verilerine:

1935 Sayımında bu kriterin eklenmesiyle şehirde oturup da orada doğmayan nüfus, yani göç de saptanmıştır.

İç anadolu, Karadeniz,Akdeniz, İç ege, Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki illerde nüfusun büyük kısmı doğduğu yerde yaşamaktadır. Ancak batı ve doğu anadolu'nun sınır hizasındaki illeri çok önemli ölçüde göç almıştır.

Edirne'de nüfusun %40'ı, Kırklareli'de %48'i, tekirdağ'da %46'sı, İzmir'de %35'i, Bursa'da %26'sı o il sınırlarında doğmamıştır.Bunun sebepleri köyden kente göçün yavaştan başlaması ve tabi ki de türkiye sınırları dışından, on yıllar boyunca(1910'lar-20'ler) balkanlar'ın dört bir köşesinden gelmek zorunda bırakılmış olan balkan göçmenleridir. Istanbul'da da yüzde 40 küsür bir rakam sözkonusudur(Yani kaleiçi muhabbetinizi yemeyeceğiz, haberiniz olsun :)). Enteresan bir veri de ağrı ili bakımından geçerlidir. Ağrı'da da bu rakam %33'tür. Van ve Kars'ta da %20 civarıdır. Bütün bunlar, kanlı savaş döneminin büyük oranda hazırlamış olduğu acı ve zorlu değişikliklerdir..

16 Ağustos 2010 Pazartesi

1927 Nüfus Sayımı

Özet sonuçlar:
Toplam nüfus: 13 milyon 648 bin 270
Kadın nüfus: 7 milyon 84 bin 391(%51,9)
Erkek nüfus: 6 milyon 564 bin 879(%48,1)
Köy nüfusu: 10 milyon 342 bin 391(%75,8)
İl ve ilçe belediye nüfusları: 3 milyon 305 bin 879 (%24,2)
En büyük kent istanbul'un nüfusu: 691 bin(%5,1)

Demografik göstergeler:

Kaba doğum: binde 53
Kaba ölüm: binde 36
Yıllık doğal artış oranı: %1,7
Toplam doğurganlık oranı: 6,6 çocuk
Doğuşta yaşam umudu: 32 yıl(tahmini)

Öncelikle belirtelim, Osmanlı Devleti'nde 14. yüzyıldan beri nüfusa ve iskana ait kayıtlar tutulmakta idi ve 16. yüzyılda en parlak dönemini yaşamıştı(burasını cumhuriyet ansiklopedisi der). Çok geniş Osmanlı arşivlerinde bu belgeler hala durur. Yavaş yavaş günyüzüne çıkıyor.

19. yüzyıldan itibaren, 2. Mahmut dönemi devlette meydana getirilen teşkilatlanma ve merkezileşme amaçlı çabalardan itibaren nüfus meselesi kurumsal nitelik kazanmıştı çok çeşitli amaçlarla istatistiki ve demografik sayımlar yapılıyordu. 1926'da ise Türkiye Cumhuriyeti kapsamında devlet istatistik enstitüsü kuruldu.

1927'deki nüfus sayımı aslında toplumsal değişime yönelik, hem geçmiş için, hem de gelecek için büyük bir ayna. resmi nüfus kayıtlarına göre Türkiye Cumhuriyeti sınırlarının 1914'teki nüfusuyla 1927'deki nüfusu arasında %20'lik eksi yönde bir fark sözkonusudur. Bu nüfus farkının teşhisini şu baplardan koyabiliriz.

1) Erkek nüfusun azlığı ile de bütünleştirilecek bir şekilde, malumunuz, 1. Dünya Savaşı ve kurtuluş savaşı'nda askerlik veya mücadele görevi esnasında savaş, hastalık, yaralanma, hava şartları, direniş, esaret vb. durumlar sonucu meydana gelen yüksek sayıda şehit miktarı. Bu durumdan en mağdur görüneni İç Anadolu gibi duruyor..

2) Savaş dönemindeki zorlu şartların, tarımsal üretim çöküşünün, nüfusun seferber olmasının getirdiği ekstradan kıtlık, hastalık, tıbbi vb. insani zorluklar..Bilhassa bu durum çocuk ölümlerinin sayısını katlamıştır.

3) Ermeni tehciri ve Doğu Anadolu'daki Müslüman nüfusun kıyımı sonucu bilhassa Doğu Anadolu'da düşen nüfus. konu hakkında en kapsamlı araştırmayı yapmış olan Justin McCarthy'nin araştırmalarına göre, Osmanlı vilayet teşkilatlanmasına göre ele alınaraktan, takribi olarak, gerek müslüman, gerekse gayrimüslim bazında Van vilayetinin nüfusu %80, Bitlis vilayetinin %70, diyarbakır vilayetinin %40, Erzurum vilayetinin ise %50 oranında düşmüştür(bunlarda göçlerin de etkisi olduğunu takdir etmek lazım).

4) Müttefik devletlerin ülkeyi işgali sonucu yol verilen ve bilhassa Yunan işgal bölgelerinde meydana gelmiş olan ölümler ve savaş esnasında cephe arkalarında yaşanan Türk-Yunan/Rum kapışmaları sonucu her iki taraftan da meydana gelen ölümler

5) Yunan ordusuyla beraber göçen Rum nüfusun bir kısmının yanısıra Yunanistan ile yapılan nüfus mübadelesi; 900.000 kadar Rum giderken, 400.000 kadar türk gelmiştir, ve haliyle bir nüfus azalışı sözkonusudur.

Bir önemli nokta da 1927 nüfus sayımında doğum yeri kriterinin ele alınmamış olmasıdır. Bu kriter ilk kez 1935 nüfus sayımında ele alınacak ve Anadolu'da o yıllardaki nüfus hareketliliği hakkında şaşırtıcı birtakım sonuçları ortaya koyacaktır.

Bunun yanısıra, bugünden bakarsak, 1927 sayımı, Türkiye'nin o dönemki tarım toplumu kimliğini, bugünlere kadar gelen nüfus patlamasının sebebi olan doğurganlık oranlarının yüksekliğini ve yaşam süresinin(life expectancy) düşüklüğü bakımından çarpıcı sonuçlar ortaya koymaktadır.

Ve son tahlilde, o dönemki Istanbul'un nüfus oranına bakacak olursak(yüzde 5), ve bugünkü en az yüzde 20'lik nüfus oranıyla karşılaştıracak olursak, Türkiye'nin ne kadar sağlıksız bir sanayileşme ve şehirleşme yaşadığını takdir ve tahmin edebiliriz.

Louis Franchet d'Esperey


1.Dünya savaşı yıllarına tekabül eden zorlu zaman zarfında hizmet etmiş bir Fransız generalidir d'esperey..Esasına bakılırsa kabil bir general olduğu söylenebilecektir.

Zira Franchet d'esperey, evvela 5. ordunun 1. kolordusu komutanı olarak charleroi yöresinde sağ kanadı başarıyla korumuş, 5. ordu komutanı Charles Lanrezac'ın marne'a kadar geri çekilmesinden sonra fransız beşinci ordusunun başına getirilmiş ve akabinde birinci dünya savaşı'nın bir bakıma süresini ve kaderini de belirleyen Marne Muharebeleri'nde Marne Nehri'nin kolu olan Petit Morin Nehri bölgesinde Karl von Bülow komutasındaki alman 2.ordusunun sağ kanadına 8 eylül'de sürpriz bir gece saldırısıyla bu ordunun kolunu kanadını kıracak ve maneviyatını tüketecek saldırıyı icra etmiştir.

Bu taarruz Marne'ın kilit noktası olarak addedilir.

Akabinde bir süre görevine devam etmekle birlikte sonrasında terfiler alarak 1918'de Fransız Kuzey(Champagne) Orduları komutanlığına dek yükselmiştir. Bu durumda 4.-5.-6. fransız orduları onun kumandasında idi. Alman bahar hücumları akabininde Aisne taarruzu sonrası alman 1. ve 7. ordusunun kendi ordular grubunu geriye atması üzerine görevinden azledilmiştir. Zira ofansif doktrin yanlısı olan d'esperey, defansif önlemlere yeterince önem vermeyerek Alman kükremesinin aisne'de de başarılı olmasında pay sahibi olmuştur. Yunan, Fransız, İngiliz, Sırp birliklerinden oluşan karma Selanik merkezli Müttefik Balkan Orduları'nın başına getirilmiştir. Bu noktada tükenmekte olan Bulgar savaş eforuna, cephane ve iaşe üstünüğünün de payıyla Vardar Taarruzu ile son darbeyi vurmuştur. bulgaristan ateşkes talebinde bulunurken, akabinde bu ordu Makedonya içlerinden Sırbistan'a doğru yardırmıştır.

Balkan orduları kumandanı sıfatıdır onu Istanbul'a getiren. ve Fransız emperyal kibiriyle, bir kısım Osmanlı Levanten ve Rumlarının tahrikiyle Osmanlı/Türk bayrağını istanbul sokaklarında beyaz atıyla bir fatih edasıyla çiğneten..Bu kibirdir ki, infiale yol açmış, pragmatist İngilizler durumu anca toparlayabilmişlerdir. Neyse velhasıl gel zaman git zaman, tarih nankörlüğünü göstermiş, emperyal Fransa türkiye hakkındaki pozisyonunu değiştirmek durumunda kalmıştır.

Marshal of France, yani Fransa Mareşali unvanına sahiptir. 1856-1942 yılları arası yaşamıştır.

5 Ağustos 2010 Perşembe

Emperyalist İstisnai Muamele

"Emperyalizmin, sömürgeciliğin tarihinde ağır haksızlıklar, baskılar, sömürüler, hatta zulümler çok görülmüştür, kural budur. Ama emperyalistin, sömürgecinin yerli halka, "Buraları benimdir ve ben sizi burada istemiyorum. Çekin gidin" demesi hayli nadir bir olaydır. Bu istisnai muamele Anadolu Türkleri'ne, sonra da Filistin Arapları'na uygulanmak istenmiştir"

Prof. Cemil Koçak

Sırada, Türk Milliyetçiliği üzerine bir analiz olacak...Güzel olacak, yeterli zamanı ve enerjiyi ayırabilirsem..

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Cioranist Manifesto


"İçgüdüsel olarak putlara taptığımızdan, düşlerimizin ve çıkarlarımızın nesnelerini kayıtsız şartsız şeyler haline getiririz"

"Olay haline gelme isteği, her birinin üzerine zihinsel bir karışıklık, ya da kişinin kendi istediği gibi bir lanet gibi etki eder"

"Bütün duygular mutlaklarını salgı bezlerinin sefilliğinden alırlar"


"Bizi çevreleyen şeylere, onlara isim verdiğimiz-ve ötelerine geçtiğimiz- ölçüde tahammül ederiz"

"Hiçkimse `havai`liğe hemen ulaşamaz. O bir ayrıcalık ve sanattır: her tür kesinliğin imkansız olduğunun farkına varan ve kesinliklerden tiksinen kimselerdeki yüzeysellik arayışıdır"

"Hayat ölümden fazla ürküntü verir:Büyük Meçhul odur"

"Atadan kalma ödlekliğimizin bize önerdiği çözümler, entellektüel edebinden yan çizmenin en beter yollarıdır. Yanılmak, kandırılmış olarak yaşamak ve ölmek;insanların yaptığı budur"

"Her geceden sonra, kendimizi yeni bir günün karşısında bulduğumuzda, o günü doldurma gerekliliğinin gerçekleştirilemez oluşu içimizi ürküntüyle doldurur"

"Anlar birbirini izler: Bir kapsamları olduğu yanılsamasına, ya da bir anlamları olduğu hayaline kapılmak için hiçbir sebep yoktur; cereyan eerler;seyirleri bizim seyrimiz değildir."

"Hayat, koordinatları belli olmayan bir alan üzerinde kopartılan patırtıdır; evren ise, sara hastalığına tutulmuş bir geometri..."

"Her varlık başka bir varlığın can çekişmesiyle beslenir"

"Kelimeler merhametlidirler: Narin gerçeklikleri bizi kandırır ve teselli eder"

"Düşkünlüğün kibiri olan isyan, soyluluğunu ancak yararsızlığından alır"

"Toplumun düzenini reddetmek de kabul etmek de aynı şekilde abestir."

"İnsanların var olmak ve harekete geçmek için sarıldıkları nedenleri, kendimde ortadan kaldırmak istedim. Sözle anlatılamayacak kadar normal bir hale gelmek istedim,-şimdi de sersemlemiş bir halde, budalalarla aynı düzeyde ve onlar kadar boşum."

"Ancak hakikate karşı hareket edilebilir. İnsan bütün bildiklerine rağmen, bütün bildiklerine karşı her gün yeniden başlar"

"Ebediyetle ilgili olan herşey, kaçınılmaz olarak harcıalem bir hal alır.

"Varoluşun içinden açıklamalarla sıyrılınamaz, buna ancak maruz kalınabilir"

"Başlangıçta, ışığa doğru ilerlediğimizi sanırız; sonra o hedefsiz yürüyüşten yorulur ve kendimizi yere bırakırız."

"Herşeyin beyhudeliği fikrinde ne ilerleme vardır, ne de bir sonuca varma"

"Hiçbir makul varlık tapınma nesnesi olmamıştır; bir isim bırakmamış, tek bir olaya bile damgasını vurmamıştır"

"Evren her bireyle başlar ve biter"

"Metafizikle bir tek genelev bağdaşabilir"

"Yaşam işaretleri: Zalimlik, fanatizm, hoşgörüsüzlük. Gerileme işaretleri: Canayakınlık, anlayışlılık, bağışlayıcılık"

"İnsanlık sadece kendini telef edenlere tapmıştır"

"Ürküntü devirleri sükunet devirlerini bastırır; insan olay bolluğundan ziyade olay yokluğundan rahatsız olur; tarih de onun can sıkıntısını reddetmesinin kanlı ürünüdür."

28 Nisan 2010 Çarşamba

Aşağı Türleşme Devri?


"Yaptıklarıma pişman mıyım? Sanmıyorum. Şunu çok iyi biliyorum ki, bağlandığım davanın işlemediği kanıtlandı. Belki de onu seçmemeliydim. Fakat öte yandan, eğer insanların daha iyi bir dünyaya ilişkin herhangi bir idealleri yoksa, bu bir şeyleri yitirmiş oldukları anlamına gelir. Eğer erkekler ve kadınlar için tek ideal maddi değerler elde etmek suretiyle kişisel mutluluk peşinde koşmaksa, insanoğlu bu durumda bir aşağı tür olmanın ötesine geçemez."

Eric Hobsbawm

Not: Ekşisözlük'ten loser name'e teşekkürlerimle

10 Kasım 2009 Salı

Özlediğimiz Ağlama Duvarımıza



"Now that he is safely dead
Let us praise him
Build monuments to his glory
Sing hosannas to his name.
Dead men make
Such convenient heroes: they
Cannot rise
To challenge the images
We would fashion from their lives.
And besides,
It is easier to build monuments
Than to make a better world."

/

"Madem ki öldü salimen
Bırakın yüceltelim onu
Anıtlar inşa edelim görkemine
Adına rahmet okuyalım
Ölmüş adamlardan çıkar
Böyle münasip kahramanlar: onlar
Dirilemezler
Karşı çıkmak için
Yaşamlarından biçimlendireceğimiz imgelere
Hem, üstelik
Daha kolaydır anıtlar yapmak
Daha iyi bir dünya yaratmaktan"

Carl Wendell Hines

not: Ekşisözlük'ten marikaki'ye teşekkürlerle

9 Haziran 2009 Salı

Büyük Harp'ten Unutulmaya Yüz Tutmuş Bir Mareşal

Uzun bir aradan sonra. Yeniden tarih yazınına konsantre olabildiğim bir askeri tarih temalı biyografik pasaj. Alanımız elbette ki favorimiz. Büyük Harp! Öznemiz ise Sırp Mareşal Radomir Putnik...


Radomir Putnik, 1847-1917 yılları arasında yaşamış, Sırp Ordusu'nun Birinci Dünya Savaşı esnasındaki başkumandanı.
Sırbistan'ın Avusturya-Macaristan tarafından Alman ve Bulgar yardımı olmaksızın 1915 sonuna dek alt edilemeyişinin nedenlerinden birisi.
Sırplar'ın büyük mareşali 93 harbi esnasında osmanlı'ya karşı savaşmış, kariyerinin ilerleyen safhalarında her iki balkan savaşı'nda * da sırp ordusunu askeri anlamda başarı ile kumanda etmiştir.

Oskar Potiorek(Tarih sahnesinde bir başka yazının öznesidir) kumandasında gelen Avusturya-Macaristan ordularının taarruzlarını, sayısal dezavantaja rağmen(220.000 askere karşı 170.000 asker), savunma tarafında olmanın verdiği artıların da yardımıyla, 1915 Aralık ayına kadar birden fazla kere durdurmuş, sağlanan erken ilerlemeyi geriye itmiştir.


Statüko 1915 sonunda, Almanya'nın, "eeeh yettiniz bee" diyerek mide bulandıran küçük sinek haline gelmiş olan sırbistan'ı temizlemeye karar verip August von Mackensen komutasında takviye kuvvet göndermesi ve de Bulgaristan'ın belin arkasından sırbistan'ın omurlarına bıçağı sokuvermesi sonucu iki ateş arasında Sırplar'ın mağlubiyetiyle sonuçlanırken, yenilmiş olan Sırp ordusu tam mevcut Arnavutluk yönüne doğru ilerlemeye çıkmış, kışın ortasında sayısı on binlerle ölçülen sayıda ölümle sonuçlanan dağların arasından gerçekleştirilen bu uzun yürüyüşte Putnik de ordusuyla beraber kalmıştır ve çeşitli zatürre vb. hastalıklar geçirerek, bir sene kadar sonra, zaten önceden bozuk olan sağlık durumu ölümüne yol açmıştır.

Bu esnada eklemek gerekir ki, Sırp Ordusu bu süre içinde Korfu Adası'nda yeniden örgütlenecek ve Yunanistan'ın harbe katılmasıyla Selanik cephesinde görev alacaktır.

Mareşal'in büyük savaş başladığı esnada Avusturya-Macaristan toprakları dahilinde termal fizik tedavisi görüyor olması ve savaş başladıktan sonra Sırbistan'a serbestçe dönebilmesi de enteresan bir detaydır. düşünün ki 1 numaralı düşmanınızın en yetenekli,kıdemli ve rütbeli kumandanı topraklarınızda ve siz onun ülkesine elini kolunu sallaya sallaya dönüp size karşı harp idaresini eline almasına ses etmiyorsunuz. Belki de o dönem ne sebepten çıkmış olursa olsun harbin de bir edebi adabı varmış, eh?

5 Temmuz 2008 Cumartesi

Oskar Von Hutier



Tarih her zaman herkesi kolay kolay yazmaz. Kimi zaman da, ya yazdığını abartır, yahut da yazdığına hakettiği değeri vermez. General Oskar Von Hutier (1857-1934) de tarihin yeterince yazmadığı büyük askeri dehalardan birisi.

Hatta kendisini 20. yüzyılın en iyi kumandanlarından, en büyük askeri dehalarından biri olarak nitelesek, yanlış yapmış sayılmayız.

1. Dünya Savaşı esnasında Alman Orduları'nda bir komutandı Hutier. Ve, tarihin cilvesidir ki, daha evvel bölük komutanlığı yapan ve başarılı olan böylesi bir adamın, kendisine Doğu Cephesi'nde 10. Ordu kumandası verilerek tarih sahnesine çıkması, savaşın başlangıcının 3 yıl sonrasını, 1917 yılını bulmuştur.

Yüksek askeri dehasının ve sistemli çalışmasının sonucu geliştirdiği askeri taktikler, "Infiltrasyon Taktikleri", "Büyük Savaş"'ın en başarılı sonuçlarından birkaçını vermiştir. Doğu Cephesi'nde, kumanda almadan önce de zaten kısmen uygulamakta olduğu bu taktikleri, kumandayı alınca, uzun süredir kırılamayan Riga Kuşatmasını sonlandırarak, "Riga Fatihi" unvanını almış ve bunun yanısıra, yine askeri harp tarihinde ilklerden birini gerçekleştirerek, Baltık'taki Rus adalarına amfibik saldırıda bulunarak bu adaları da ele geçirmiştir askerleriyle.

Akabinde İtalya Cephesi'ne yönlendirerek, Merkezi Güçler'in İtalyan kuvvetlerini parça pincik ettiği ve sadece esir sayısının 300.000 olduğu Caporetto Taarruzunu, veya İtalya açısından, bozgununu yönetmiştir. Sonra Fransa Cephesi'nde, kuzeni Ludendorff'un Bahar Taarruzları'nda, diğer taarruzlardaki gibi yine kendi master alanı olan infiltrasyon taktikleriyle, Almanya son kurşunlarını atarken, Fransız hatlarını delen, ve burada gedik açan tek komutan olmuştur. Bugün hala konuyla ilgili tarihçiler ve askerler arasında, Hutier'in açtığı gedikten Alman Orduları'nın içeri girerek Müttefik Orduları'nı sarma ihtimali halinde neler olmuş olabileceği konuşulagelir.

Bu "İnfiltrasyon" Taktiği ne midir?

Hutier'in savaş tecrübeleri, diğer ordular üzerine incelemeleri, ve bunları bir imbikten geçirmesi sonucu oluşturulmuş bu taktikler, aşama aşama zafer için tasarlanmıştır; savaş alanlarında ve askeri doktrinlerde, Ateş gücü ve Şok/Sürpriz unsuru ekollerinin erken dönem en önemli uygulamasıdır. Yani, o döneme kadar asker sayısı ve planlı ilerleme üzerine kurulu askeri doktrinler yerine, Hutier, kendi taktiklerini kısa dönemde şok ve sürpriz yaratarak, yüksek ateş gücü kullanımıyla düşman hatlarının delinmesini öngörmüştür, ve harpte bir milat yaratmıştır. Basit bir anlatımla, Şok gaz saldırısıyla destekli kısa ancak yoğun bir topçu bombardımanı ile başlayan saldırı, makinalı tüfekler, havanlar, el bombaları gibi hasar gücü yüksek silahlarla donatılmış "Yıldırım Orduları"(Sturmtruppen) askerlerinin, zaten bombardımana ve gaza maruz kalarak zayiat vermiş ve karışıklığa düşmüş düşmanın üzerine, düşmanın önceden tespit edilmiş zayıf noktalarından saldırarak, darbeyi maksimuma çıkarırlar, ve geriden gelen piyade birlikleri, önden yaratılan karmaşa ve zayiattan faydalanarak, ilerleme katederler.

Tarih sayfalarının yeterince anmadığı bir diğer kumandan da Paul von Lettow-Vorbeck'tir. Afrika'nın Yenilmez Gerillası Lettow-Vorbeck de bambaşka bir yazının konusudur.

4 Temmuz 2008 Cuma

" Non Pasaran ! "



Yukarıdaki resimde görmüş olduğunuz şehir ve çevresi, insanoğlunun kan tarlasıdır. Verdun'dan bahsediyoruz. Günümüzde Fransa'nın doğusunda ufak bir şehir. 1916 yılında, yine Fransa'nın doğusunda, Alsace-Lorraine'in Alman egemenliğinde olduğu dönemde Alman sınırına yakın 600.000 kişinin mezarı, 1 milyondan fazla adamın vücüdunda kalıcı yaralar bırakan, ve daha kat be kat fazla milyonların belleğinde ise ağır hasarlar bırakan yer.

İnsanoğlunun vahşileştiği ahir zamanların en vahşi görüntüsü. Başka hiçbir tekil savaş alanında, böylesine bir kıyım, iki grup insanın birbirini kestiği bir dehşet tablosu yaşanmadı. Kelimeler hafif kalacaktır bu cehennemi anlatabilmek için, zira "insani" değerler olarak adlandırılan ancak sadece "ideal insan"ı yansıtan değerlerin tuzla buz olduğu yerdir Verdun.

Günlerle hesap edilemeyecek kadar uzun süre boyunca susmaksızın gürleyen 600 küsür Alman ağır topçusu, şehrin içinde top ateşinde ve sıcak savaşta peynir ekmek gibi tükenen Fransız ihtiyat taburları, şehre bir daha dönmemecesine oluk oluk akan Alman tugayları ile 1 yıl süren bir katliam tablosu.

"NON PASARAN !" ise Verdun'a dair, "Geçit Yok!" anlamlı, kiminin Yüzüklerin Efendisi'nde grup Moria'da Balrog'a yakalanınca Gandalf'tan, kiminin de "Çanakkale Geçilmez"'den benzerlerini duymuş olduğu Fransız kahramanlık öykülerinin bir parçası savaş sloganıdır. Gerçekten de onca yığınağa, o güne dek tarihin gördüğü en korkutucu saldırılara rağmen Verdun geçilemedi. Ölenin yerine yenisi konuldu. Ve sonunda Verdun tarihçilerce, siper savaşının yarattığı kasaplık faaliyetinin en hazin örneği olarak sunuldu.

Verdun'un muzaffer komutanının hikayesi ise ayrı bir ironi konusudur. Bu hikayeyi yarına saklayacağım.

1 Temmuz 2008 Salı

Uçak Gemileri

Denizlerin fatihi muazzam yaratıklar, Uçak Gemileri...Bize ve askeriye/donanmamıza ancak Boğazlar'dan geçen eski bir Varyag(Çin tarafından satın alınarak götürülen ve kumarhaneye çevrilen eski Sovyet dönemi bir Ukrayna uçak gemisi) kadar yakın olabildiler. Ancak hava kuvvetleri maksimum öneme ve kapasiteye sahip olduğundan beri, yani bu da İkinci Dünya Savaşı yıllarına tekabül ediyor, denizlerin Şehinşah'ı kesinlikle bunlardır. Ne savaş gemileri, ne filolar, ne üç beş fırkateyn, kruvazör, destroyer bir arada bunlara karşı durabilir.

Japon Donanması'nın Alman sömürgesi Tsingtao'yu bombardımanı ve HMS Ark Royal ile başladı Birinci Dünya Harbi esnasında herşey. Ancak uçak teknolojisi henüz emekleme aşamasında olduğu için, bu dönemde kullanımı kısıtlı oldu.

Havada vızıldayanların sayısının, hızının, gücünün, dayanıklılığının ve bombardıman kapasitesinin artmasıyla beraber, uçak gemileri de denizlerin üzerindeki hanedanlarını kurmaya başladılar.

Sabit düşünceli donanmacılar ve deniz kurmayları, halen belli kalıplara takılı haldeydiler. Savaş gemileri, kruvazör ve destroyerlerle, yüksek ateş gücü ve manevra kabiliyeti ile denizlerde hakimiyetin elde edilebileceğini düşünürken, diğer yandan başka bir ekol de sinsi denizaltı savaşı konusunda uzmandı. Kimse tam olarak görebilmiş değildi uçak gemilerinin nelere kadir olduğunu. Kimse anlayabilmiş değildi torpido ve donanma bombardıman uçaklarının yaratabileceği tehlikelerin. Yine donanmalar uçak gemisi yapımını sürdürmüş ve bu konuda mesafe kat etmiş, bu gemileri kullanmış ise de, tam olarak haşmetlerinin idrakı zaman alacaktı.

Ta ki İkinci Dünya Savaşı'nın iki ayrı donanmasınca yapılan birkaç taarruzun devasa ve yıkıcı sonuçları görülene dek sürecekti bu idrak süreci...

Evvela, Britanya Akdeniz Filosu'nun uçak gemisi HMS Illustrious'un, ufak destek kuvveti dışında neredeyse tek başına, İtalyan donanmasının mevzilendiği Taranto'ya verdiği baskın çekti dikkatleri. HMS Illustrious'tan kalkan uçaklar, İtalyan donanmasının Caio Duilio da dahil onbinlerce tonluk en büyük gemilerini parça pincik ederken, Akdeniz için önemli bir güç olan İtalyan donanması tek taarruzda daha savaşın ilk yıllarında önemli ölçüde gücünü yitiriyordu.

Fakat sonra avlanan İngilizler oldu. Limanlarından çıktıktan bir süre sonra Japon uçak gemilerinden kalkan torpido bombardıman uçaklarının hücumuna hedef olan iki büyük İngiliz gemisi(Biri savaş gemişi, biri kruvazör), HMS Prince of Wales ve HMS Repulse, Japon Zeroları'nca birkaç on dakika içinde sulara gömüldü.

Bir yandan da muazzam Pearl Harbor saldırısının, Amerika'nın Pasifik donanmasına gizli gizli uçak gemileriyle yaklaşarak büyük ölçüde hasar verip, Japonlar'ın Pasifik'te yayılmasının sebebi de uçak gemileriydi.

İkinci Büyük Harp, ama en büyük harp, Amerikan, İngiliz, Japon uçak gemilerinin gövde gösterilerine sahip oldu ve sonraki safhalarda özellikle Japonlar, uçak gemilerini kaybetmelerinin cezasını Pasifik kontrolünü derece derece kaybetmekle ödediler.

Harpten sonra da bu gemiler, etkisini sürdürdü ve sayıları artırıldı. Falkland Savaşı, 1. ve 2. Körfez Savaşları gibi pek çok misyonda görev aldılar denizlerin kraliçeleri.

17 Haziran 2008 Salı

Domino Teorisi



Amerika'nın Vietnam'daki savaşının temel motivasyonlarından ve haklı çıkarma sebeplerinden birinin de "Domino Teorisi" olduğu söylenegelmiştir.

Nedir bu "Domino Teorisi"?

Domino taşları birbirinin üzerine düşerler. Tek bir domino taşı tek bir itişle harekete geçerek hizasındaki milyonlarca domino taşının düşmesine sebep olabilir.

Amerikanlar'ın Vietnam'a dair "Domino Teorisi" de aynı doğrultudadır. Eğer Vietnam "komünizmin pençesi" altına düşecek olursa, bölgedeki geri kalan ülkeler de aynı hizada Vietnam'ın düşüşünün etkisiyle "komünizm pençesi" altına düşeceklerdir.

Domino Teorisi Amerikan siyasi çevrelerince de açıkça dillendirilmiştir. Eisenhower 1954'te teoriyi "genel hatlarıyla" kamuoyuna açıklarken, 1956'da geleceğin başkanı Senatör JFK detaylandırarak diyor ki : " Burma, Tayland, Japonya, Filipinler ve bariz bir biçimde Laos ve Kamboçya, komünizmin kırmızı hattı Vietnam'ı kaplayacak olursa güvenliği tehdit altına düşecek olan ülkelerdendir..."

Savaşın bitmesi 20 yıl kadar bir süre aldı...Domino Teorisi bir komplo teorisi olmakla beraber asla gerçekleşmedi. Amerikan müdahalesi olmasa gerçekleşir miydi? Orası muamma. Vietnam ise halen "kağıt üstünde" komünist bir ülke.

Domino taşları devletlerden ve umarsız siyasilerden ziyade savaşa ve onun getirdiği yıkım, açlık, fakirlik gibi etkenlere kurban giden milyonlarca Vietnamlı'nın, binlerce Kamboç ve Laoslu'nun, bunun yanısıra daha az bir yoğunlukta da, emeklerinden çıkan maddiyat dünya refahını, hiç değilse kendi refahlarını artırması gerekirken şimdi varlığını kaybetmiş füzelere, mermilere, hurdaya ve traş bıçaklarına döndürülmüş uçak, tank ve gemilere giden Amerikan halkının üzerine yağdı.

İşte size gerçek "Domino Teorisi"