Güneşin Zaptı Yakın

Transandantal Dervişler Ocağı'na hoşgeldiniz!
Ekmeğinizi, suyunuzu alın.!
Ve dönmeye başlayın...

Ocağın Temel Kelamı

"Hayat, koordinatları belli olmayan bir alan üzerinde kopartılan patırtıdır; evren ise sara hastalığına tutulmuş geometri..." Cioran

17 Haziran 2008 Salı

Domino Teorisi



Amerika'nın Vietnam'daki savaşının temel motivasyonlarından ve haklı çıkarma sebeplerinden birinin de "Domino Teorisi" olduğu söylenegelmiştir.

Nedir bu "Domino Teorisi"?

Domino taşları birbirinin üzerine düşerler. Tek bir domino taşı tek bir itişle harekete geçerek hizasındaki milyonlarca domino taşının düşmesine sebep olabilir.

Amerikanlar'ın Vietnam'a dair "Domino Teorisi" de aynı doğrultudadır. Eğer Vietnam "komünizmin pençesi" altına düşecek olursa, bölgedeki geri kalan ülkeler de aynı hizada Vietnam'ın düşüşünün etkisiyle "komünizm pençesi" altına düşeceklerdir.

Domino Teorisi Amerikan siyasi çevrelerince de açıkça dillendirilmiştir. Eisenhower 1954'te teoriyi "genel hatlarıyla" kamuoyuna açıklarken, 1956'da geleceğin başkanı Senatör JFK detaylandırarak diyor ki : " Burma, Tayland, Japonya, Filipinler ve bariz bir biçimde Laos ve Kamboçya, komünizmin kırmızı hattı Vietnam'ı kaplayacak olursa güvenliği tehdit altına düşecek olan ülkelerdendir..."

Savaşın bitmesi 20 yıl kadar bir süre aldı...Domino Teorisi bir komplo teorisi olmakla beraber asla gerçekleşmedi. Amerikan müdahalesi olmasa gerçekleşir miydi? Orası muamma. Vietnam ise halen "kağıt üstünde" komünist bir ülke.

Domino taşları devletlerden ve umarsız siyasilerden ziyade savaşa ve onun getirdiği yıkım, açlık, fakirlik gibi etkenlere kurban giden milyonlarca Vietnamlı'nın, binlerce Kamboç ve Laoslu'nun, bunun yanısıra daha az bir yoğunlukta da, emeklerinden çıkan maddiyat dünya refahını, hiç değilse kendi refahlarını artırması gerekirken şimdi varlığını kaybetmiş füzelere, mermilere, hurdaya ve traş bıçaklarına döndürülmüş uçak, tank ve gemilere giden Amerikan halkının üzerine yağdı.

İşte size gerçek "Domino Teorisi"

16 Haziran 2008 Pazartesi

Zeytindağı



Zeytindağı, Türk yazınının en önemli eserlerinden birisi...Bunun yanında her Türk'ün tarihlerini bilebilmek, 1. Dünya Savaşı esnasında Ortadoğu'da ne olup bittiğini görebilmek ve anlayabilmek için okuması gereken temel kitaplardan birisi.
1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu'nun Kudüs'ün doğusunda Zeytin Dağı adı verilen tepede konumlanmış askeri karargahında Cemal Paşa'nın yanında görev yapan Falih Rıfkı Atay, akıcı ve soluk kesen bir anlatımla betimlerken, perde arkasında okuyucu, olaylarları direkt 1. kişi vasıtasıyla görüyor. Kitap, sadece savaş sahnelerinden ibaret değil. Bölgenin genel karakteri, savaş öncesi, savaş sırasında Araplar'ın Osmanlı İmparatorluğu'na karşı isyanı, Kanal-Sina-Filistin Cepheleri'nde gelişen olaylar ve çatışmalar, ve bunun yanında Cemal Paşa gibi tarihi öneme sahip bireyler de kitabın örgüsünde yerini bulan ögeler arasında.
Yer yer mübalağalı bir anlatıma yer veriyor izlenimi uyandırsa da, ünlü yazar Falih Rıfkı Atay'ın tarihi bizlere ilk elden aktaran bu eseri, edebiyatımızda, gerek içeriği, gerekse üslubu açısından apayrı bir yere sahip.

Eriyen Topçular - 1




Avrupa Futbolu son yıllarda öne çıkan ve dünyanın en iyileri kategorilerine giren genç yetenekler kadar aynı potansiyeli vaad eden, ancak yıllar içinde, hala belli ölçüde bir klasa ve prestije sahip olsalar da, beklentileri karşılayamayarak eriyen pek çok topçuyu da gördü.

Bunlardan birincisi, yukarıda Porto formasıyla görmüş olduğunuz Helder Postiga... Bugün 26 yaşını bulan ve dünkü İsviçre maçında kaçırdıklarıyla saç baş yolduran Helder Postiga, Portekiz 21 yaş altı klasmanlarında daha Cristiano Ronaldo, Nani ve muadilleri suya pu derken kaleleri bombalıyordu. Jose Mourinho Porto'nun başına geçtiğinde bu yeteneği başıboş bırakmayarak kadrosunda yer verdi ve Postiga genç yaşta patlama yaptı ve Porto kadrosunda Derlei ile beraber forvetin değişmez ismi oldu. İşte herşey bundan sonra başlıyor. Newcastle United ile beraber değişik ülkelerden topladığı oyunculara para saçıp onları oynatamamakla ünlü Tottenham Hotspur klubü kendisini milyonlarca euro dökerek transfer etti. Postiga Tottenham'da yapamadı ve Porto'ya tıpış tıpış dönerken, Porto'da bir daha asla eski performansını yakalayamadı, 2006'da St. Etienne, ve 2008 Panathinaikos kira serüvenlerinde de vasatın üzerine çıkamadı. Portekiz futbolunun Nuno Gomes'in yerine daha iyisini koyma hayalleri suya düştü. Postiga daha yeni Sporting Lizbon'a transfer oldu, ve burada diriliş arayacak...

İkincisi, her zaman overrated bir adam olduğunu düşündüğüm, ancak şu ankinden daha iyi durumda bir adam olacağını düşündüğüm Antonio Cassano... Roma'da şans buluyordu bulmasına, formunu yakaladığı zaman iyi de oynuyordu, ancak gerek disiplinsizliğiyle, gerekse şimarıklığıyla ve uyumsuzluğuyla Roma'da kontratı uzatılmadı ve Real Madrid'in klasikleşmiş transfer şovlarının bir parçası olarak Galacticos'a transfer oldu. Galacticos'da hiçbirşey yapamayan Cassano da, Sampdoria'daki kira serüveninde bir diriliş gösterdi, EURO 2008 için milli takıma seçildi(İlk Hollanda maçında sıfır etki ile oynayarak milli turnuva kariyerine felaket bir başlangıç yaptı) ve toptan Sampdoria'ya geçti...19 ve 21 yaşlarında iki kez İtalya'nın en iyi genç yeteneği seçilmiş biri için kariyeri yokuş aşağı ilerledi. Bu saatten sonra ne yapar, ne yapamaz, orası muamma, ancak hatırlayalım ki yıllar önce Trapattoni tarafından "İtalyan futbolunun geleceği" olarak nitelendirilen bu adamın gelmişinden geçmişinden geleceğinden birşey çıkacağını sanmıyorum.

15 Haziran 2008 Pazar

Phats & Small



Yukarıda gördüğünüz resimde 3 tane zibidi varmış gibi duruyor değil mi?

Herşey o kadar basit değil...

Phats & Small adlı güzide bir müzik grubu bu adamlar. Bir zaman popülarite endeksleri yüksekti. Şimdi yitip gittiler, ve bu grubu ve muadillerini hatırlayan kalmadı. Geçen gün radyoda duyup şimşekler çaktırmasa benim de aklıma dahi gelmezdi.

Power FM türü radyoların vakt-i zamanında en çok çaldığı, bizlerin de zevkle dinlediği September 99 Cover'ı ve Turn Around gibi 90'ların elektronik pop müzik kültürüne damga vuran önemli şarkıları yapan adamlar bunlar...

Israrla dinleyiniz, ısrarla paylaşım programınızdan bulmasını isteyiniz...Kopunuz, kopturunuz.

11 Haziran 2008 Çarşamba

Sükût-u Hayal

Kafanda saplantı haline getirmemeli birşeyleri.
Takmamalı...
Olmayacağını bile bile, olsa dahi iyi şeyler getirmeyeceğini bile bile...
Hatta olsa dahi sonrasında kendinin de istemeyeceğini, yapamayacağını bile bile...

-meli, -malı...Sanki kontrol sende gibi.

Evvelden olsa idi, belki irinini dışarı akıtabilirdin, ve rahatlardın.

Ancak, her şey öyle zor ki...Artık ?

İçimizde kalmışlara artı 1...

Yola devam...

İsteyerek, ya da istemeden...

Sessiz, sitemsiz...

10 Haziran 2008 Salı

Spiritualized


Spiritualized, Jason Pierce önderliğinde bir müzik grubu. Simply Red'deki Mick Hucknall gibi, grup her albümde Jason Pierce'ın istediği adamlardan kuruluyor.
Bu adamlar farklı bir ton...Uzay Müziği yapıyorlar resmen. 3'lü 4'lü vokal aynı anda, tınıların muhteşem uyumu ve resmen aynı şarkı içinde birbirinin içine geçmesi...
Hemen, acilen başlayınız, bir derin nefes çekiniz, Spiritualized'la listelerinizi doldurup, gevşemeye başlayınız...
Başlangıç için, Vanilla Sky filminin Soundtrack'inde de bulunan, "Ladies and Gentlemen, We Are Floating In Space"...

"Football At Its Best"

10-15 yıl sonra bir muhabbette lafı geçtiğinde diyeceğim ki, " o maçı ben de izledim"... Avusturya-Hırvatistan ve Almanya-Polonya maçları dışında çöplük olan EURO 2008'in en güzel maçı olması bir yana, bir süredir bu kadar soluk kesen bir futbol, böylesine makina gibi oynayan bir takım izlememiştim. Elindeki kumaşı zaten iyi olan Van Basten ekibi iyi hazırlamış.

Muhteşem bir hücum formasyonu...Van Nistelrooy, arkasında Van Der Vaart - Sneijder - Kuyt...Bu adamların yanında alternatif olarak bugün sakat olan Robben, Babel ve Van Persie. Van Nistelrooy'un yedeği Huntelaar. Avrupa milli takımları arasında bundan daha yüksek bir hücüm gücü zaten yok. Kaldı ki, yedekleri çıkarsan yine Avrupa'nın en iyi hücum gücü olabilir. Sneijder'e özel vurgu yapmak lazım burada kesinlikle. Ajax günlerinden de belli ettiği gibi, bu adam ayrı bir zeka, ayrı bir futbol beyni. İkinci goldeki vuruşu, o hız ve isabetle yapmak her babayiğidin harcı değil...

Hollanda, EURO 2008'in son derece bayık geçen ilk maçlarından sonra, bizi yeniden futbolun salt fizik gücü ve savunmaya dayalı olmadığı, golü at- yeme - üzerine yat mantığında gitmeyen ve bu doğrultuda modern futbol üretmeyen defansif formasyonlara dayalı olmadığı eski Total Futbol günlerine geri götürdü.

Hollanda'nın da çift ön liberosu vardı evet, Hollanda da bir ölçüye kadar günümüzün futboluyla paraleldi. Ama...Mücadele, yaratacılık, makina gibi oyun, uzun-direkt ve kısa, isabetli ve muntazam paslar, kanatlarda gerek defansif kademede, gerekse ofansta müthiş uyum ve gidiş-gelişler, ikinci yarıdaki kontrollü oyunda dahi sürekli gelen kontrataklar, akınlar... Her yönüyle harikaydı.

Van Bronckhorst çizgiden çıkardığı bir top, 1 gol ve 1 asistle nasıl bir adam olduğunu tekrar gösterdi. Rangers günlerinden beri, sonrasında da gerek Arsenal, gerek Barcelona'da, Bronckhorst hep "underrated" bir adam olmuştur. Tam bir görev adamıdır, kanadında işini temiz yapar. Ve Şampiyonlar Ligi, Premier Lig, La Liga, veya özetler vasıtasıyla izlediğim her 5 maçının 1'inde bir kaleden top çıkarmışlığını görmüşümdür. Yine, her zamanki gibi, işini temiz yaptı...

İtalya kesinlikle Cannavaro'yu aradı. Donadoni'nin seçenekleri arasında bende bir no'lu soru işaretini yaratan ise Ambrosini tercihiydi. Kullanılabilecek çok daha kuvvetli alternatifleri vardı. Ki İtalya yaratıcı oyuncu sıkıntısı yaşadı. Milan'ın orta sahasını almışsın toptan, Ambrosini-Pirlo-Gattuso. Ama orada Kaka var. İtalya'da kim var bu rolde? Kimse olmayınca Toni'ye top dahi gelmedi(Kaleciyle karşı karşıya kaçırdığı hariç). Kaldı ki senin tuhaf bir şekilde yedek kulübende bıraktığın Serie A'nın bir no'lu orta saha oyuncusu De Rossi var...Ambrosini'nin kullanılıp da Perrotta-De Rossi ikilisinin kazığa çakılmasını anlamak, anlatmak mümkün değil. Ki Camoranesi ve Di Natale de nal topladı. Cassano ise tek maç üzerinden at gözlüklü yorumu yapacak kimselere "Bu adam bitmiş" dedirtircesine oynadı... Son olarak ise, Nesta bu kadroda neden yok? Milli takımdan emekli olmadı ama kendi isteğiyle evliliği nedeniyle 2007'de iki maçta kadroya çağrılmak istemediğinden beri kadroya alınmamış. Her ne olursa olsun, Cannavaro-Nesta ikilisi, Materazzi - Barzagli ikilisine kıyas kabul etmezdi. Velhasıl, hiç değilse ofansif zenginliği artırmak için, bekte Panucci'yi kullanmak yerine sağda Zambrotta solda Grosso kullanılamaz mıydı? Ki Donadoni sonradan onu yaptı zaten...

İtalya'nın ve Catenaccio'nun bozgunu...Hollanda'nın ve göze hoş gelen güzel futbolun, "modern" futbola karşı mağrur zaferi...

6 Haziran 2008 Cuma

Nizip Savaşı : Bir Garabet Masalı

Senelerden 1839'da, Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki ordu ile Osmanlı ordusu çarpışır. Öncesi uzun hikayedir de, sonrası tarihin dedikodularına göre haberi duyan Padişah 2. Mahmut kalp krizi geçirip hakkın rahmetine kavuşur. İbrahim Paşa batıya doğru ilerlemesini sürdürür, Osmanlı Ordusu'nu ikinci kez Kütahya'da yenmek ve devrin büyük devletlerince "hop" denilip payitahta doğru ilerlemek üzere.

Geleceğin ünlü Alman mareşali, 1866 7 Hafta Savaşı ve 1870-71 Fransa-Prusya savaşının muzaffer kumandanı Helmuth von Moltke Nizip Savaşı esnasında Osmanlı Ordusu'nda gözlemci ve danışman olarak görev yapmaktadır.

Nizip'te Osmanlı Ordusu konumlanmış durumdayken, İbrahim Paşa'nın ordusu yeni yeni alanda mevzilenmektedir. Günlerden Perşembe'dir. Danışman Moltke, evvela düşman toparlanmadan saldırıp işi bitirmeyi ve o planın ertesinde de Osmanlı komutanlarına bir gece baskınıyla sürpriz unsuru yaratarak mağlup etmeyi öngören planlar sunar. Komutanlar her ikisini de reddeder. Zira, "Düşman toparlanmadan ve geceleyin, hele bir baskınla saldırmak Osmanlı'nın şanına yakışmayacaktır".

Cuma günü geldiğinde İbrahim Paşa'nın ordusu halen tam anlamıyla toparlanmamıştır. Moltke saldırılması gerektiğini vurgular. Ancak, "Cuma mübarek gündür"...

Cumartesi günü saldırıya geçen İbrahim Paşa'nın ordusu, Osmanlı Ordusu'nu Nizip'te ağır bir bozguna uğratır...

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Bir Kaos Öyküsü


Balkanlar...

Kafkaslar...

Ortadoğu...

Kuzey Afrika...

Din, dil, kültür, yaşam, varlık vb. unsurlarda ortaklık sahibi olmayan bu üç yörenin ortak özellikleri nelerdir?



1- Her biri eski Osmanlı coğrafyasının temel parçalarıdır.

2- Her biri sürekli problem ve sorun bölgesidir.

3- Hiçbirinde mevcut sorunlara çözüm bulunamamıştır.

4- Her biri Osmanlı hakimiyetinin sonlanış tarihinden itibaren kaosa boğulmuştur.

Her ne kadar Osmanlı medeniyeti Anadolu'ya bir taş katmamış, bir ağaç ekmemiş, bir mum yakmamış olsa da, Osmanlı İmparatorluğu'nun gelirlerinin önemli bir bölümü özellikle Balkanlar ve Ortadoğu şehirlerinin imarına gitmiştir.

Balkanlar, Kafkaslar ve Kuzey Afrika 19. yüzyılda, Ortadoğu ise 20. yüzyılda Osmanlı reayasından çıkmış...

Osmanlı döneminde belki de dünyada ilk kez, değişik dilleri konuşan, değişik dinlere inanan, farklı kültür ve yaşama sahip insanlar, bu kadar iç içe, her ne kadar zaman zaman sertleşmeler olsa da, olabilecek en yüksek huzur seviyesi içinde yaşadı?

Osmanlı'dan kopabilmek için savaşan, yahut bu kopuşa ses çıkarmayan bu halklardan hangi biri...

Hangisi huzura ermiş?

1830'da Fransa hegemonyasına giren Cezayir'de 1950 ve 60'larda kaç milyon insan öldü bilir misiniz?

1881'de Fransa kolonizasyonuna düşen kaç yüz bin Tunuslu kendi savaşları olmayan bir savaşa yollandı?

1912'de İtalyanlar'a düşen Libya nasıl savaş alanına döndü? Günümüzde Kaddafi adlı vahşiyi başa getiren konjonktürü yaratanlar kimlerdir? Trablusgarp'ta İtalyanlar'ı destekleyen Sunusi Şeyhi ve sonraki Libya Kralı Seyyid Muhammed Idris nasıl ve neden 1. Dünya Harbi'nde İtalyanlar'a karşı dönüverdi?

1947 yılında İsrail'in kuruluşu nasıl vukuu bulmuştur? Siyonizmin en doruktaki zaferi olarak addedilen 1917 Balfour Deklarasyonu nasıl çıkarıldı? Asla bitmeyecek bir kan banyosu ve cehennem bölgesinin oluşumunun müsebbibleri kimlerdir?

Bağımsızlık vaadiyle, daha doğrusu kese kese altınla isyana sürülen Araplar'ın sonu ne oldu? Irak bugün nerede? Suudi Arabistan halkına işkence çektiren Suud familyası nasıl geldi? Baş İngiliz destekçisi Şeyh Hüseyin'in sonu nice oldu?

Yugoslavya nasıl parça pincik edildi? O yetmedi Karadağ, Kosova şeklinde zincir nasıl uzadı? Bosna'da şarapnel izni binayı, Hersek'te yıkılan köprüyü tahayyül edebilir misiniz? Osmanlı'da önem sahibi olan Makedonya'da fakirliğin tavan noktasını düşünebilir misiniz? Balkanlar, Osmanlı çekilip gitti gideli kaç savaş gördü, kan kaçtır durmadı bilir misiniz?

Bir sayalım mı dersiniz...Sırf sıcak savaşları sayacak olsak, tarihin donup kalışı başlayacaktır.

Yunanistan Kralları'nı bilir misiniz? Hani şu Alman ve Danimarka Prensleri'nin soyunu... Bilir misiniz Yunanistan nasıl kandırıldı yıllardır, ve nasıl kandırılıyor, Türkiye ile beraber? Asia Minor hayalini ve çöküşünde kandırılan Yunanlılar'ın çığlıklarını duyar gibi misiniz?

Gürcistan'da dönen oyunları, Rus mezalimi altında yok edilen ve kaçışan Kafkas'ın sarı saçlı yiğitlerini, Karabağ'da ölenleri bilir misiniz?

Bütün bunları bilirseniz üzülmez misiniz?

Osmanlı'nın girişimi bir ütopyadır. Modern dünyada dahi zor cesaret edilecek ve başarılamayan bir ütopya. Bu ütopyanın başarılı veya başarısız bir denemesini yaptığı için fatura Osmanlı'ya çıkartılırken, insanoğlunun bir arada yaşama yeteneğinden yoksun olduğu gerçeğini gözler önüne serer yaşananlar. Bu "ütopya"ya ayrı bir yazıda değinmek istiyorum

Şüphesiz ki, pek çoğunun çöldeki cesetin üzerine konmak için hevesle ve hınçla havada daireler çizen akbabalar gibi beklemiş olduğu ve en sonunda da cesedi paylaşmaya çullandığı Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışı, sırf akbabaların arasında sürtüşmeye yol açmamış, ardında yeni bir kaos coğrafyası doğurmuştur.

Asla yangınları söndürülemeyecek olan bir kaos coğrafyası...

Muhasebe


Yıl sonu hesap defterlerini çıkartıp, gelir/gideri tutturmak, gireni çıkanı denkleştirmek, artıyı eksiyi bulmak görmek her muhasebecinin en büyük kabusudur.

Düşünüyorum ve sanıyorum, yahut yer yer okuyup duyuyorum da, 60-70'lere gelip bu hesabı yapmak, her bireyin en zor muhasebesidir.
Bir yandan da, insan girdileri hatırlayamaz, karını yettiğince hesap edemez, mevcudu da harcamıştır, ancak çıktılar yer eder, zarar en yüksek kurdan hesaplanır.

Bu muhasebeyi yapmaya ihtiyaç, daha doğrusu fırsat kalmayan bir yaşam ümit ediyorum. Yeterince kısa, yeterince uzun. Her ikisi de, ama hiçbiri.

20 Nisan 2008 Pazar

Kamu Hizmeti

Kamu hizmeti... İdarenin yani devletin varlık sebeplerinin önde gelen nedenlerinden birisidir. Yürütülmesinde kamu yararı, yani toplumsal fayda olan herhangi bir hizmetin idarece kurulması, yönetilmesi ve sürdürülmesidir.

Otobüse biniyorsunuz, elektrik, su ve doğalgaz hizmetlerinden faydalanıyorsunuz, devlet tiyatrosuna gidiyorsunuz, kendinizi nüfusa kaydettiriyorsunuz, hatta tüccar oldunuz, devlete ait bir fabrikadan demir satın alıyorsunuz, iplik satın alıyorsunuz. Hayatınızın her alanında kamu hizmeti...

Devlet bunların tümünü etkin ve yeterli biçimde yere getirdiği sürece sorun yok.

Ancak...

1- Devletin kamu hizmetlerinde ne derece etkin olduğu Türkiye standartlarında tam bir kaos halinde. Her birimiz, her gün, her tür hizmetin yürüyüşüne lanet ederek dakikalarımızı geçiriyoruz. Kalkmayan otobüsler, tıkanan metro hatları, hatalı faturalar, iptal edilen kültür-sanat faaliyetleri..Olmayan kamu hizmetleri. Çalışmayan idare...Çürük idari yargı.

2- Kamu hizmetleri devlet denetimi altında özel kişilere de gördürülebiliyor...Türkiye'de bunun için müthiş usuller ve bu usullerin inanılmaz uygulamaları mevcut. Kendimizi fakirleştirmek, kendimizi kazıklattırmak için başvurulmadık çare yok. İşi kitabına uydurmak kolay, niyet olduktan sonra. Niyetlisi de çok, kaymağını yiyen de. İmtiyaz usulleri, yap-işlet, yap-işlet-devret, özelleştirme usulleri adları altında, kimlere neler peşkeş çekildi, devlet nasıl zarar ettirildi, halkın cebinden çıkanlar gün be gün nasıl arttı...İşini bilen kimi memurumuz, bürokratımız, ve girişimi yapan göbekli, takım elbiseli, purolu, yerli-yabancı "girişimciler" harika işler becerdiler...

Layık olduğunca yönetilen bu millete de bu reva...Peh!

Legendarium

Ne düşünmüşlerdi Gondolindrim kötülük, iyi sanılanın ihaneti sonucu çöktüğünde...
Ne düşünmüştü Nargothrond halkı kendilerinden olmayanın laneti üzerlerine geldiğinde...
Ne düşündüler Feanor oğulları üç taşın hırsı uğruna akrabalarına kıydıklarında...
Ne kurdu kafasında Doriath'ın Yüce Gri Kralı uzun yıllar boyunca görüp geçirdikten sonra...

Sürükleyen neydi hepsini, doğal olan sürekli huzur ve barış varken hepsini...

Açlık ? Macera hissi ?

Tolkien'in dünyası, hayatın ta kendisinden farklı değil...

6 Nisan 2008 Pazar

Ne Oldu Onlara -3


Bavyera'nın bağrından kopup gelmiş gencecik bir hücumcu idi o...Berkant Göktan !
Yıllarca gazetelerimizin spor sayfalarını süsledi. Bayern Münih'in altyapısında her maç hat-trick yaptığına dair haberler yazılıp çizildi. Türk futbolunun Almanya'dan kopup gelen yeni umudu oldu.
Altyapısında harikalar yarattığı Bayern Münih'te bir türlü A takıma çıkamadı da, en sonunda yolu Türkiye'ye düştü. Ve hala gençti Galatasaray tarafından büyük umutlarla transfer edildiğinde. Galatasaray kadrosunun iskeletinin çöktüğü 2000-2001 sezonunun bitiminde, Berkant gibilerin Galatasaray'ın yeni lokomotifi olacağı düşünülüyordu.
Lokomotif hayali biraz bizim hızlı tren projesi gibi çıktı, ve Berkant bir türlü beklenen yıldız olamadı Galatasaray'daki 3 yılı içinde. Zaman zaman, özellikle Lucescu dönemindeki kadro darlığında şans buldu. Hatta orta sahada denendi.
Ama olmadı. Seneler geçti, Berkant gelişmedi. Ve en son Demirören'in, Beşiktaş'ın "diğer büyüklerin çöplerini toplama hizmeti" görmesini öngören müthiş projesi doğrultusunda Beşiktaş'a getirildi, yine umutlarla. Beşiktaş'ta hiç şans bulamadı.
Ve Türk futbolunun Semih'le beraber diğer bir "genci" olan Berkant Türk futbolundan ve medyadan silindi.
Bir daha haber alınamadı Berkant'tan.
Şu anda ise Bavyera'ya geri dönmüş, Alman 2. Ligi'nde Bayern'in ezeli rakibi 1860 Münih'te, golcü kimliğini bulmuş ve gol de atıyormuş...

5 Nisan 2008 Cumartesi

Şeker Kamışı...


"That sugar cane,

That tasted good,

That's who you are,

That's what you do..."

Ne oldu onlara - 2


Tanıdık geldi mi yüzler? Evet, Karpatlar'ın çekik gözlüsü Adrian Ilie ve boyuna geniş kafalı ve uzun saçlı Iulian Filipescu...Galatasaray'da Romen modasının Rotariu'lu dönemden sonra tekrardan başladığı 90'lı yılların ikinci yarısında gelen ilk Romen futbolcular...

Galatasaray'da fazla durmadılar. 1,5-2 sene ancak durdu her ikisi de, çünkü kaliteli futbolculardı, sonradan getirilen Niculescu ve yeni Romen genç nesli Bratu-Petre-Tamas gibi cacık topçular değillerdi. Ve iyi teklifler geldi. Satıldılar...Galatasaray'da genelde sağ bekte gördüğümüz Filipescu, defansın göbeğinde oynamaya, ve hızlı forvet Ilie, zaman zaman ileride, zaman zaman sağ kanatta kullanılmak üzere İspanya'ya gitti. Ilie, Valencia'ya, Filipescu ise Real Betis'e gitti. Medyamız ara sıra haberdar ediyorlardı bizi ne yapıp ne ettiklerinden.

Her ikisi de milli takımlarına uzun yıllar boyunca hizmet ettiler. Medya peşlerini bir noktadan sonra bıraksa da, Galatasaray taraftarı da onları unutmadı.

Ilie, kadro derinliğinden olsa gerek, Valencia'da süreklilik tutturamadı..Sonra Alaves ve hatta kısa bir Beşiktaş macerası yaşadı. Fakat diz sakatlıkları yakasını bırakmadı ve 30 yaşında futbolu bırakmak zorunda kaldı.

Filipescu ise Betis'te düzenli oynadı.

İkili, daha sonra İsviçre'nin FC-Zürich ekibinde kısa bir süreliğine tekrar buluştular.

Ilie futbolu erken bırakırken, Filipescu ise kariyerini Almanya'da Duisburg'da sürdürüyor.

Romanya'nın Bükreş'ten trenle 2 saat tutan şirin ortaçağ kasabası görünümlü Braşov'da Ilie'nin otellerine ve lokantalarına rastlayabilirsiniz...

Bir Çöküşün Hikayesi - 1

General Maurice Gamelin


Senelerden 1940...

Hitler'in Nazi Almanyası Polonya'yı işgal etmiş ve Sovyetler'le paylaşmış durumda. Avrupa, tarihinin "Büyük Savaş"'tan sonra görülmüş en karanlık dönemini yaşıyor.

"La Drole Guerre", yani "tuhaf savaş", 6 aydır süregidiyor. Almanya ve Fransa savaş halinde, ancak hiçbir şekilde birbirlerine müdahalede bulunmuyorlar. Kaldı ki, Almanlar'ın en ufak bir müdahale için, bir efsane haline gelmiş hat halinde giden devasa savunma duvarı/kompleksi Majino(Maginot) Hattı'nı aşması lazım. 1. Dünya Savaşı şartları kafasıyla, Fransa'nın yenilmek bilmeyen ve bir bakıma haklı Almanya korkusuyla yapılan bu hat, Alman-Fransız sınırı boyunca uzanıyordu.

Bir "Büyük Savaş", yani 1. Dünya Harbi senaryosu tasarlanmıştı Müttefiklerin kafalarında. Esasında, geçtiğimiz yıllarda, Müttefik kuvvetlerin, özellikle Fransa'nın ordu düzeneğinin kurulumunda trajik hatalar yapılmıştı.

Esasen tank teknolojisini ilk kullanan ve geliştiren Müttefikler olmasına rağmen, özellikle Fransız genelkurmayı, Birinci Dünya Savaşı metotlarını aşamayarak, tank sayı ve teknolojilerine uzun yıllar önem vermediler. 1930'larda Sovyetler savaş yıllarının en iyi tankı kabul edilen T-34'ü ürettiği üretirken, Von Seeckt kumandasında, kısıtlanmış ve sınırlanmış haline rağmen gizlice çekirdekten müthiş bir subay nesli yetiştiren Alman (Weimar) Cumhuriyeti Ordusu 1920'lerin sonlarına gelindiğinde tankların öneminin farkına varmıştı. Almanlar 1917 Cambrai ve 1918 Meuse-Argonne taarruzlarında kendilerini şaşırtan bu yeni silahın farkındalardı. İngiliz generali Sir Basil Liddell Hart, en önemli tank teorisyeniyken, onun teorileri Müttefikler'den çok Alman ve Sovyetler'ce benimsenmişti. Fransızlar'ın tank kuvveti ise fazlasıyla zayıftı. General Charles De Gaulle ve arkadaşı General Charles Delestraint dışında zırhlı kuvvetlerin kullanımı konusuna eğilen dahi olmamıştı. Büyük savaş, 4 yıllık Batı Cephesi deneyimi, sanki diğer Fransız generallerinin gözlerini kör etmişti...

Savaş başladıktan sonra İngilizler adet yerini bulsun diye BEF(British Expeditionary Force)'i Fransa'ya Lord John Gort kumandasında yolladılar. Ancak burada bir noktaya değinmek muhakkak önemlidir. Gort'un BEF'i, Birinci Dünya Harbi'nde gönderilen BEF'ten sayı ve dönemlerine teknolojik anlamda orantılı bir biçimde bakarsak teçhizat olarak çok daha aşağı bir konumdaydı. Kaldı ki, savaş teknolojileri 25 yıl öncesine göre, silahlardaki gelişimler bir yana, özellikle uçak ve tankın kullanımıyla, ve yeni savaş doktrinlerinin, taktiklerin oluşumuyla fazlasıyla gelişmişti, ve olası bir Fransa işgal saldırısı durumunda, Belçika'nın, veya Hollanda'nın fazlaca direnmesini beklemek abesle iştigaldi. Kaldı ki Fransa, 1. Dünya Savaşı'nda toparlanması zor bir şekilde kan kaybetti. Milyonlarca ölünün üzerine, yaralılar ve sakatlar da eklendi. Savaş sonrası yıllarda doğum oranı tabana vurdu.

Ve 9 Mayıs 1940 günü çattı. Alman kuvvetleri, "La Drole Guerre"'i bitirecek ilk adımı atarak Lüksemburg'a girdi.

Rommel, Guderian, Manstein ve komutanları, ve de astları, tarihi sarsmaya hazrlardı.

Bu şartlar altında, Fransız Genelkurmay Başkanı Gamelin de poker masasına oturdu...Kumarını oynamaya başladı.

Devasa Majino Hattı'nın Fransa'yı ayakta tutacağına dair inanç yoğundu.

Yarın asla ölmez...Devamı yarın.

4 Nisan 2008 Cuma

Ne oldu onlara ? - 1


Yıllar önce bir hanım kızımız vardı, MTV'lerde, Number One'larda sıkça klip izleyen, Power FM, Radyo 5'ten şaşmayan yurdum genci bilir, Meja!

Hollandalı idi yanlış hatırlamıyorsam...Şirin bir görünüşü vardı. It's all about the money şarkısıyla piyasaya çıkmıştı. It is all about the money, it is all about the dımdımdıdıdımdım diye tekdüze bir tonda giderdi şarkı, ama dinlenmeyecek, bayacak birşey de değildi. Britney'lerin, Christina'ların yeni çıktığı adi Amerikan lolitacılığı döneminde, Avrupa'nın hanımefendi lolitası olarak sevmiştik kendisini.

Sonra Ricky Martin'e Private Emotion'da eşlik ederken duyduk, ancak Sertab Erener de o şarkıda Ricky ile düet yaptığı için Meja düetini pek beğenemedik. Hakkaten Sertab'ın yanında da sönüktü.

Sonra bir daha ne bir ses duydum ne bir seda...

Ne oldu onlara serisi, müzik alanında birinci eserini verdi...

3 Nisan 2008 Perşembe

Alex ve Parma




Alexsandro de Souza, kısa adıyla Alex...Türkiye liglerinin şüphesiz en başarılı ofansif orta saha futbolcusu. Avrupa klasmanında da, "en iyiler" klasmanında olmasa dahi kalburüstü bir futbolcu. Brezilya Milli Takımı formasını 68 kez giymiş, 20 gol atmış. Ülkesinde oynadığı yıllardaki futbolu da son derece başarılı. Ki Cruzeiro'ya zamanında şampiyonluğu getiren isimlerden, o dönemki, şu anda da çoğu Avrupa'da oynayan takım arkadaşlarıyla beraber.

Muhteşem bir oyun zekası ve yaratıcılığı var. Gol yollarında, teknik anlamda, asist paslarında, duran toplarda son derece tehlikeli bir futbolcu. Bir yandan da zaman zaman sahada kaybolduğu, yeterince koşmadığı, büyük maçlarda iş yapamadığı yönünde(ki yetenekli bir defansif orta saha oyuncusunun ağır markajı altında hakkaten de kaybolma anları yaşadığı oluyordu özellikle Avrupa'da zaman zaman, bu sene ancak Makelele ve Mehmet Topal'ın kitlediğini gördük), son yıllarda bir nebze azalttığı, ancak halen doğruluk payı içeren özellikleri mevcut. Ancak bütün bunlar kesinlikle Alex'in kalburüstü bir topçu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İstatistikler ortada; özellikle bu sene, gerek Türkiye Ligi, gerekse Şampiyonlar Ligi için.

Bildiğiniz gibi, Alex 4 sene önce Fenerbahçe'ye gelmeden önce, futbol hayatının neredeyse tamamını Brezilya'da geçirmiştir. Ancak birkaç ay gibi çok kısa bir dönem süren bir zaman diliminde, 2001 yılında Parma macerası yaşamıştır. Senelerdir bir gizemdir Alex'in Parma'da neden tutunamadığı niye döndüğü. Benim gibi Galatasaray ve Beşiktaş taraftarlarının elinde de bir mezedir. "Alex Türkiye Ligi topçusu ancak, bak Avrupa'da ne oldu, Parma iki ayda geri gönderdi bundan cacık olmaz deyip" diye de geyiği çevirilir sıklıkla. Malesani birkaç ay içinde Alex'i Parma'dan Brezilya'ya şutlamıştır, doğru dürüst şans dahi vermeden.

Alex'in bu döneminin üzerinde gölgeler vardır. Alex niye Parma'da tutunamadı? O kadar mı kötü bir dönemindeydi o dönem? Stili, İtalyan futboluna alerjik olsa da, İtalya'da varsın hiç bir iş yapamayacak olsa da, bir kaç ay olsun şans verilemeyecek bir oyuncu muydu? Yoksa Alex "problemli futbolcu" moduna girerek İtalyan futboluna, ülkeye ve yeni takımına mı uyum sağlayamadığından gönderildi?

O dönem, Parma gibi Palmeiras'ın da sponsoru olan Parmalat firmasının işi miydi onu getirmek? Ben o dönemde %50 bonservis Parma'da, %50 Palmeiras'ta gibi bir durum hatırlıyorum, ancak emin olduğum söylenemez.

Nedir bu işin aslı astarı? Biri bu sır perdesini ortaya dökse hakikaten rahatlayacağım, çünkü epeydir merak ettiğim bir konudur, o dönemde Parma'nın Alex'i niye 2 ayda şutladığı. Zira Parma o dönem halen batmamış ve iyi bir takım olsa dahi, her pozisyonda ikişer üçer tane yetenekli futbolcusu olan da bir takım değildi. Orta sahası, Junior-Micoud-Lamouchi-Marchionni dörtlüsünden oluşuyordu ve yedeklerinde de ancak Bachini, Boghossian gibi ortalama futbolcular vardı...

1 Nisan 2008 Salı

Sezen'e Saygı



Sen olmasaydın bu milletin içindeki her bir bireyin teker teker ve de bu milletin derdini ve neşesini kim dillendirecek, kim bizim kanayan yaralarımıza bir nebze tendürdiyot basacak, umudumuza ekmek olacaktı...

30 Mart 2008 Pazar

Mutfakta Fiskos ve Tarihin Tarafı

Zavallı eski Sovyet başkanı Nikita Khrushchev amiyane bir tabirle herhalde tarihin en çok "göt olan" isimlerinden birisidir. Garibim pek çok farklı spekülatif iddiayla ortaya çıkıp vaktinden 40 küsür yıl sonra bugünlerde politik çevreler nezdinde "Asrın Safı" ödüllerini toplamıştır.

Zat-ı alileri, kulaklara epey etkileyici gelen, okuyanda bir beyne saplanmış ok etkisi yaratan lafında Amerikanya ve panayır müttefiklerine demiştir ki:

"History is on our side. We will bury you"
yani neymiş efenim, "Tarih bizim tarafımızda, sizi gömeceğiz..."

Akabinde, yıllar sonra açtırılmadık "GATE" davası bıraktırmayacak başkan yardımcısı Nixon amcamın Moskova ziyaretinde, ABD büyükelçiliğinde bir sergide mutfak kısmına gelindiğinde, ikili fiskos masası muhabbetine dalmışlar ve örtülü bir biçimde ülkelerini ve sistemlerini karşılaştırmışlardır. "En iyi savunma taarruzdur" taktiğini benimseyen Khrushchev, sohbet boyunca karşı tarafa kitlediğini sanmıştır. Bu sohbet tarihin ilginç hasbihallerinden biri olarak kayıtlarda varlığını sürdürmektedir.

Mutfakta Fiskos'un tam metni için tıklayabilirsiniz, hani olur ya zamanınız vardır fazla fazla.

Sonra Küba'da bir füze şovuna girişti Khrushchev. E tabi bu havai fişek şovu değil...Geri adımı attırdılar..

Meşhur Çin-Sovyet ayrılığının da mimarıydı bir nevi Khrushchev.

Kurduğu Varşova Paktı ise 40 sene dahi yaşamayacaktı.

Ve bir gece ansızın kendini Brezhnev'in kollarında iktidarı bırakırken buldu.

Yerer gibi göründük aslında epey Khrushchev'i...Biraz talihsizliğinden, bazı icraatlarının hüsranla dolu sonlarından ve iddialı konuşmalarından böyle oldu. Aslında Sovyet politikacıları arasında Khrushchev nadir sevilesi karakterlerdendir. Stalin'in hiçbir gerçek Marx, Lenin veya sosyalizm külliyatıyla alakası olmayan "Stalinizm" adı verilen korkunç izolasyonist sistemini yıkmak, Sovyet uzay programını başlatmak, Sovyetler'i ekonomik anlamda büyük gelişmelere yöneltmek, barışçıl politikalarla Sovyetler'i dışa açmak, özgürlükleri bir ölçüye kadar genişletmek gibi icraatları da oldu.

Fakat ne tarih, ne de gelecek tarafında oldu Khrushchev'in.

Türk Milli Takımı ve Euro 2008




Türk Milli Takımı'mız bir şekil düşe kalka, şansa mansa, ne dersek diyelim, Euro 2008 kotasına girmeyi başardı.

Grubumuz da malumunuz...

Başlıca belalımız Portekiz, oturmuş bir kadroya Çek Cumhuriyeti ve teknik kapasitesi yüksek veya bireysel yetenekleri üst düzey oyunculardan oluşmasa da mücadeleyle iyi iş yapan ve evsahibi olan İsviçre...

Hatırlayacaksınız; Euro 1996 ve 2000 tecrübelerimiz de Portekizliler tarafından başarıyla gölgelenmişti.

Bu perdenin 2008 yılında da Üçleme'nin tamamlanması açısından tekrar sergileneceği düşüncesindeyim.

Figo, Rui Costa gibi devrin dünya yıldızlarından mahrum olsa da artık Portekiz, yerine yenileri çoktan geldi ve Portekiz her zamankinden daha da tehlikeli. Euro 2004 ve 2006 Dünya Kupası formları da gayet muazzamdı ve bu sefer daha da aç bir şekilde geliyorlar.

Doğrusu Türk beklerinin Cristiano Ronaldo ve Ricardo Quaresma(veya onun yerine konabilecek bir diğer isim, Simao) gibi hızlı, teknik, bireysel yetenekleri her açıdan kuvvetli iki dünya çapında kanat oyuncusu karşısında düşecekleri durumu düşündükçe üzülüyorum. Umarım sonları aşağıdaki delikanlı gibi olmaz:







Portekiz'i tartışmaya gerek yok. Takım her haliyle komple bir takım. Forvette biraz sıkıntı yaşayabilirler, zira artık Pauleta yok. Kaptan Nuno Gomes duruyor ama kaşarlandı. Makukula falan oynamaya başladı. Ancak orta sahadaki hücuma yönelik inanılmaz güç, bu eksikliği fazlasıyla amorti edecektir; ki zira Cristiano Ronaldo başlı başına bir hücum unsuru. Ki bunun yanısıra, yeni ileri hat elemanlarından da milli takım tecrübesi az olsa da Werder Bremen'li Hugo Almeida, hiç fena değil; en azından tek başına oynayacak bir Nuno Gomes'ten iyi.



Açıkçası şöyle bir 11 olasılığına bakınca muazzam bir korku basıyor içimi:



Ricardo-Paulo Ferreira, Ricardo Carvalho, Fernando Meira(Pepe), Caneira - Cristiano Ronaldo, Deco, Maniche, Nani, Ricardo Quaresma - Nuno Gomes (Almeida)


Belki bir "Yunanistan taktiği" bize başarı getirir ??? Ama aynı takım yapısına ve oyun stiline sahip olduğumuz söylenemez, ki ofansif presçi psiko Terim de bir defansif taktisyen kurt Rehhagel değil.



Çek Cumhuriyeti de Portekiz kadar olmasa da korkutucu. Pavel Nedved'in 2 kez bırakıp döndüğü milli formaya bir kez daha geri döneceği konuşulmakta. Garibim büyük turnuva görünce ortama dalmadan yapamıyor olsa gerek. Çek Cumhuriyeti öyle dev bir yıldızlar kadrosu değil. Ancak takım oldukça oturmuş. Herkes görevini gerektiği gibi yapıyor. Takımdaki oyuncuların çoğu senelerdir beraber oynuyor ve takım üzerindeki değişiklikler ufak çapta oluyor; ki zira onların koçları da 8 senedir Karel Brückner. Sağlam bir defans hattı, mücadele eden, gerek defansif, gerek ofansif gücü yüksek bir orta saha, ve forvette beklenen ikili, Baros-Koller...Umarım kariyeri roketleme düşüşe geçen Milan Baros ve yaşlanmaya yüz tutan Koller kulüp kariyerlerindeki düşüşü Euro 2008'de de sürdürürler. Bir plase de Martin Fenin..Bakalım Bundesliga'nın genç yıldızı forma şansı bulabilecek mi? İlginçtir, Çekler'in oyuncuları uluslararası turnuvalarda resmen bir başka kimliğe bürünüyorlar. Bakalım bu sefer ne olacak..



Mücadeleci İsviçre kadrosu ise bu sefer evlerinde oynayacaklar. Ancak bu sefer bizi Dünya Kupası'ndan eden kadrolarına göre pek çok değişiklikler var. Birincil olarak, bu takım epeydir resmi maç oynamıyor...Hazırlık maçları ne derece ciddidir ki? Bu durum İsviçre'yi kötü etkileyecektir. Ev sahipliği ise her ne kadar her halükarda bir artıysa da, bir yere kadar...Kaldı ki kanımca bu şampiyonada çevreden gelen taraftarlar lokalleri kat be kat katlayacaklardır. Karaborsasıydı bilmemnesiydi...



İsviçre'de Kobi Kuhn yeni bir "era" haline dönüştürdü işi...Johann Vogel, Ricardo Cabanas, Raphael Wicky gibi yılların milli takım yıldızları kadroda kesinlikle olmayacaklar. Kuhn kadronun bir kısmını açıkladı. Açıklanan kısmın önemli bir kısmı 2006'da da vardı, ancak yukarda sayılanlar da dahil olmak üzere pek çoğuyla milli takımın ilişiğini kesti Kuhn, ki devri kapanıyordu o adamların da yavaş yavaş. Ancak yine de ciddi karar.



Arkadan iyi bir nesil geliyor. Genç Türkler de buna dahil. Udinese'li Gökhan Inler ve Basel'li Eren Derdiyok'u da muhtemelen kadroda göreceğiz. Kadroda kesinlikle olacağı açıklanan Hakan Yakın'la beraber İsviçre Milli Takımı yarı Türk kimliğine bürünecek. Acaba Malazgirt Savaşı'nda Bizans Ordusu'ndaki Peçenekler'in Alp Arslan'ın safların geçmesi gibi bir durum burada da tekrarlanır mı ki ? :)



Manchester City'de etkileyen Brezilya asıllı çakma İsviçreli Gelson Fernandes'e dikkat derim ben..Bunun yanında, Blaise N'Kufo Hollanda'da gol krallığına oynuyor...Ama sanmam ki bu turnuvada her gelen geçenin gol kralı haline dönüştürüldüğü cacık Hollanda Ligi'ndeki havaları söksün.


Sanırım İsviçre'yi geçebilecek potansiyelimiz var, ancak Çek Cumhuriyeti ve Portekiz sınavları son derece zorlu olacak.




Her halükarda, ailemizin kalecisi Hayrettin Demirbaş abimizin muntazaman dediği üzere :




"Kısfmet"

29 Mart 2008 Cumartesi

İnşirah

"Doğrusu, her zorluğun ardından bir kolaylık vardır.
Evet, her zorluğun ardından bir kolaylık vardır.
İşini bitirdiğinde hemen başka bir işe koyul..."

Bir Efsanenin Son Demleri


Osvaldo Giroldo Junior...Nam-ı diğer Juninho Paulista.


90'lı yılların son yarısının ve 2000'lerin ilk yarısının gördüğü en yetenekli ofansif orta saha oyuncularından birisi.


Seneler önce Avrupa'dan Futbol programlarında gördük onu. O dönemin fason "Chelsea" projesi Middlesbrough kadrosunun incisiydi 10 numaralı Juninho. Ravanelli'li, Emerson'lu, Branco'lu, Festa'lı kadro sürpriz bir şekilde raya oturamayıp küme düşerken, Juninho sade ama bir o kadar şık futboluyla, istikrarlı ve temiz performansıyla "Footballer of the Year" ödülünde 2. sırada yer aldı. O çocuk halimle hala dün gibi aklımdadır, Juninho'nun her pazar akşamı kaçırmadan izlediğim muhteşem performansları.


Biz onu direkt Juninho olarak bilirdik de, işte sonra çıktı Paulista falan, Lyon'da adaşı Avrupa piyasasında türedikten sonra kondu o.


Brezilya Milli Takımı'nda 50 kez görev yaptı, ancak asla Dünya Kupaları'nın 11'lerinde yer almadı. Benim düşüncem, bundan fazlasını hak ettiği yönündeydi. Tabi milli takım da Brezilya Milli Takımı olunca..


Tekniği olsun, şıklığı ve sadeliği kendinde aynı anda toplayabilen ofansif oyunu olsun, duran/durmayan toplara sert şutları olsun, profesyonelliği, takımına sadakati, saha içindeki çabasıyla olsun, etkili pasları ve oyunu okumasıyla/vizyonuyla olsun, eşi nadir görülen komple "10 numara"lardan birisiydi Juninho...


Bir başka kırmızı-beyazlı takıma ; Vieri'li, Caminero'lu, Kiko'lu, Pantic'li Atletico Madrid'e düştü yolu Boro küme düşünce.


Madrid yılları biraz şanssızlığıdır Juninho'nun. 96 yılının La Liga şampiyonu, Atletico de Madrid, ilerleyen yıllarda aynı performansı sergileyememiştir. Küme düşmekle kalmaz, bir sene de fazladan tarife yapar Segunda'da La Liga'ya geri dönmeden. Juninho, Atletico'nun İkinci Lig'deki yıllarını Brezilya'da geçirir. Madrid ve Luis Gil yerine başka adamlarla, başka şehirlerde muhatap olsaydı nasıl olurdu diye halen de merak ederim açıkçası.


Sonrası Middlesbrough ve etkin Premiership performansının devamı. Akabinde ise, yaşlanan Juninho Şampiyonlar Ligi'nde de yer alan Celtic'e "beyin"(Ninja Tosbaalardaki Krank gibisinden etkili) rolünde gider..Bu transfer o dönem beni epey heyecanlandırdıysa da, Juninho aşısı Celtic'te pek tutmadı..


Ve kimi zaman da başına çöken sakatlıklarla boğuşaraktan yaşı ilerleyen efsane öznemiz, memleketinin yolunu tuttu...Son demini ise Avustralya Ligi'nde asist dağıtmakla geçiriyor.


Yolun açık olsun Juninho !

Mutluluk Kültürü


Yeni milenyumumuzun birinci onluğunu geride bırakırkene, kendimi en uç örneklerden biri olarak fazlasıyla dahil edip bir yana savuşturduktan sonra, genç eşraftan kimselerle konuştuğumda birşeyin farkına varıyorum.



Türkiye'de genç nüfusun bir kısmı, mutluluk kültürünü kaybediyor...



Belki bu tezi daha bir evrensel hale getirmek dahi mümkün.



Geçmişin derdi,tasası, geleceğin belirsizliği,kaygısı, olan bitenin vehameti,hüznü, mevcut gidişat, ilişkiler, hatta mekan ve zaman; hiçbiri olmasa da bir alışkanlık eseri, veya herhangi bir yeniliğin/değişikliğin gerçekleşmiyor olması, en kötü durumda sebepsiz bir mutsuzluk bu bireyleri esir alıyor.

Bu insanlar, maddi durumu iyi veya kötü bakılmaksızın, belki de pek çoklarınca güzel ve imrenilecek bulunabilecek bir hayatı sürdürürken, bir türlü huzuru yakalayamıyorlar. Mutluluk, bu insanlar için bir kayıp hazine kadar uzak bir kavram oluvermiş gibi.



Umutlar tükenmiş yahut tüketilmiş. Hayattan bir beklenti yok.



Bu insanlar kendilerine vaad edilmiş olan güneşli güzel günleri aramaktan bile vazgeçecek haldeler. Işıklı yaz çiçekleri, Yahya Kemal'in portakal bahçeleri fersahlar uzaklıkta.

Eskilerin anlatımıyla, boğaza bir bakış mutlu etmeye yeter imiş pek çoğunu..Var olanla mutlu olmayı, haline şükür etmeyi mi bilirlermiş ki? Belki onlar "küçük şeylerle mutluluğu yakalamayı" öğrenmiş, umutlar kurmuşlar, tasayı umudun ardına koyarak...Vesvese ile vebaya teslim etmemişler kafalarını.



Sebeplendirmeye çalıştıkça çok bir açıklama bulamıyorum.



Değişen nesil ve dünya mı? Teknoloji mi? Radiohead şarkılarında betimlenen cinsten bir yabancılaşma hissiyatı mı? Toplumsal bilinç ve kültür mü? Sevgi, saygı, etik ve diğer değerlerin tükenişi mi? Bencillik ve kontrolsüzlük mü? Beklentilerin, olanakların ve isteklerin çoğalması mı? İnsanın doyumsuzluğunun katmerlenmesi mi? Mağlup edilemez bir kabullenemeyiş mi? Nedir?



:)
:(

25 Mart 2008 Salı

Hasan Hüseyin Korkmazgil


Çoğusu bilmez Hasan Hüseyin'i...İsmini duymuş olsa da okumuş olmaz...

Bizim örgün öğretim müfredatlarında Hasan Hüseyin'in yeri yoktur. Hasan Hüseyin neşeli-mutlu-kafa uyuşturan şiirler yazmaz çünkü. Hasan Hüseyin derinlikli adamdır, her bir şiirinde her tür duygunun kaotik ve vurucu bir ifadesi vardır. Hasan Hüseyin sözde politik suçludur çünkü McCarthy'ci kafalarda..

Halbuki o, Kızılırmak'ın ruhudur...Kah coşkun, kah hazin, kah deli, kah durgun...

Hasan Hüseyin'i tanımam aslında geç oldu.

Bir yaz akşamı Kayseri Şehir Tiyatrosu'nda Maltalı bir grubun müzikal derlemeden ibaret müthiş oyunlarının devre arası gelmiş idi. Sivas Caddesi'nin değişik noktalarında mevzi alan enteresan bir ressam abimiz vardır. O da oradaydı. Ve o yine, portrelerini çizmekle meşguldu insanların, hiçbiri çizdiği insana benzemeksizin. Her portrenin altına bir şiir kıtası kondururdu, ki esas ilginç olan o idi. Benim de çizdi portremi, ve altına yazdı ki (Aynen yazdığı formatta geçirecek olursak):

"Karataş'ın dibinde barış,
Karataş'ın dibinde aşk
Karataş çatladı çatlayacak,
Bende bitmeyen kavga, onda yeniden başlayacak"

O an bir sansasyon yaratmadıysa da bende bu kıta, sonradan bir şekil etkileyiverdi. Bunu tasvir etmeye çalışmayacağım..Zira, her beyne farklıdır her şeyin algısı...

Gürün'ün aslanı, benim gözümde kelimelerin büyücüsü, düz sözcükleri en sert anlamlarda buluşturan, alelade cümlelere en derin anlamları yükleyen. Politik suçlu addedildi, beş parasız öldü...Şiirleri, kaleminin izleri kaldı yadigar bu güne. Güzel vatanımın pek az hatırlanan ulu şairi...

Hani belki hatırlarsınız hiç değilse bu dizeleri, tanıdık bir melodi dolar kulaklarınıza:

"Dostum dostum güzel dostum,
Bu ne beter çizgidir bu,
bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe"

Giderayak...





GİDERAYAK


Handan, hamamdan geçtik ,

Gün ışığındaki hissemize razıydık ;

Saadetinden geçtik ,

Ümidine razıydık ;

Hiçbirini bulamadık ;

Kendimize hüzünler icadettik,

Avunamadık ;

Yoksa biz...



Biz bu dünyadan değil miydik?




Orhan Veli Kanık







"Rus Çarlığı'nın Son Resmigeçiti" : Bölüm 1 --- "Hasta Dev"

Ruslar Polonya'daki üstüste mağlubiyetleriyle paramparça. Ruslar'ın, 1914-1915'in ilk safhalarında Avusturya-Macaristan toprakları içine doğru kat ettikleri güçlü ilerlemeden hiçbir eser kalmamış.

Varşova çoktan düşmüş, Lemberg(Lvov), Austro-Cermen kumandanlığının ortaklaşa düzenlediği saldırılardan sonra çoktan geri alınmış.

Ruslar sayısal üstünlüğe sahipler, ancak çok büyük dezavantajlara sahip.

1- Cephe Genişliği Ruslar'ın cephe boyu ilerlemesine olanak vermemekle beraber, cephenin korunmasını zorlaştırıyor. Avusturya-Macaristan ve Alman orduları ise, daha noktasal saldırılarla, daha efektif kaynak kullanımıyla, cephede daha üstün başarı sağlıyorlar.

2- Ordunun büyüklüğü Rusya'nın askerlerini teçhiz etmesini, gerek askeri materyal, gerekse besin maddeleri anlamında kaynak sağlanmasını zorlaştırıyor. Dışarıdan yardım alamayan, Müttefik Kuvvetleri'nden yardımı ancak buzullarla dolu Archangel limandan, kısıtlı ölçütte alabilen bir Rusya, geniş tarım alanlarının önemli bir kesiminin de artık savaş alanı bölgesinde olmasından ve populasyonun savaşa gitmesinden kelli sıkıntı içinde. Halbuki Çanakkale düşse idi... Bunun yanısıra asker sayısının fazlalığın doğal bir sonucu da bu askerlerinin önemli bir kısmının barutlu silahlardan maruz kalması. Süvari şeklinde yararlanılmaya çalışılan bu ünitelerin Deutsche Maschinengewehr (Almanca geliştiriyoruz, çaktırmayın, ülkemizde makinalı tüfek olarak bilinir bu alet) tarafından çeşnili süvari kebabı yapıldığı her iki büyük cephede de görüldü.

3- Rus komutanlarının meşhur hale gelmiş başarısızlıkları. Üstüste taktik ve stratejik başarısızlıklar, Rusya'nın askeri gücünü kullanamamasında en büyük neden. Generaller arası rekabet, "yönetimin gözüne giren"in STAVKA'ya (Rus Genelkurmayı) baş olması...Rusya, savaşın başından beri anca aklı eren çarı yetenekli Brusilov'ı başa getirene kadar, bir Danilov, bir Sukhomlinov ve bir Grandük Nikolay gördü. Savaşın ta başında Ruslar seferberliklerini çabuk tamamlamalarına rağmen, tamamen felaket bir saldırı planı sonucu, Samsonov'un 2. Ordusu'nun Alman 8. Ordusu'nca Tannenberg'de nasıl parça pincik yok edildiğini ve Rennenkampf'ın Prusya işgali hayalleriyle yola çıkan 1. ordusunun çaresizliği... Ivanov'un büyük kayıplarla sona eren, Lemberg'in ve büyük kale Przemysl'in düşmesi gibi kısmı başarılara rağmen 1915 sonuna sıfırlanmış etkiye sahip Galiçya taarruzları...Bir de sarayımızın soytarısı Rasputin ve Çariçe Alexandra vardır ki(aklınıza Baltacı falan gelmesin), bunlar da bir başka hikayenin konuları.

4- Rus ordusunun ilkel kabileler tarafından dahi duman vb. yöntemlerle kısmen kullanılmakta olan şifreleme teknolojisini kullanmaması da şaşırtıcıdır. Henüz bu şifrelemenin neden kullanılmadığına dair detaylı bir yazılı metne rastlamamakla beraber, bu bende, sebebin sadece ve sadece ihmalkarlık olduğu yönünde bir kanı bırakmıştır ki, bu sav işin detayına girmeyenlerce de onaylanmaktadır. En nihayetinde, Ruslar'ın 2. Ordu'su ve Rus 1. Ordu'sunun planları, Hindenburg, Ludendorff ve Dadaşları 8. Ordu'nun eline şifresiz mesajlarının ele geçirilmesiyle düşürülmüştür. Mesaj derken...SMS değil...Telsiz var o zaman veya genel anlam yükleyecek olursak, kablosuz iletişim hatları adı altında kullanılan aletler..Nerde SMS falan ki 8. Ordu'nun tuzağını farkederek Tannenberg yöresine doğru ilerlemesini durdurabilsin Samsonov...

Samsonov'a ne mi oldu? Ordusu imha edildikten sonra bir gece ormanda kafasına sıktı. Ortama oryantasyonunu kaybeden 1. Ordu komutanı Rennenkampf ise savunma hattını kurmak üzere Polonya'ya itildi.

Konuya devam edeceğiz...

Yeniliğe Doğru

"Dünle beraber gitti cancağızım,
Ne kadar şey varsa düne ait,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım"

Mevlana

24 Ocak 2008 Perşembe

Kargo

Ne güzel bir gruptu adamlar, kendi kendilerini rezil etmeyi başardılar.

Bu adamların ilk zamanları hatıralarımda...Ortaokuldaydık o zamanlar..Heyhat ki geçmiş zaman...Üzerinden bir 10 sene zaman geçmiş, belki daha da fazla.

En çok bilinen şarkılarıydı, Şairin elinde, ve tabi ki efsanevi şarkıları...Renklerin İçinde..

Bugün yine Renklerin İçinde'yi dinliyorum. Bahse girerim bu kafa yapım değişmediği sürece 30 yıl sonra da dinleyip, vay anasını ne şarkı yapmış adamlar diyeceğim.

Kargo bu çizgisini koruyabilseydi keşke.

Nedir bu son albümlerdeki bayağılık...

Bilmiyorum acaba bir dönem Koray Candemir gruptan ayrılıp solo takılma tribine girmişti. Oradan mı kaynaklanıyor?...Ancak saçma sapan bir kafa içine girdiler zamanla.

Belki de yaşları ilerledi, daha "olgun", daha farklı tipler oldu her biri...30'lu yaşların getirdikleri belki de adamlarda var olan. Belki bir arayış, bir yeni nefes peşindelerdi...Gerek var mıydı?

En son adi bir cover grubu olup çıkıverdiler.

Yıldızların Altında'yı her dinlediğimde, Renklerin İçinde aklıma geliyor, ve mübalağa olsun biraz, utanıyorum...

Renklerin içinde, düşlerin içinde, doğmak sessizce...
Renklerin içinde, cennetin içinde, ölmek sessizce...

...

22 Ocak 2008 Salı

Özdemir Asaf'ın Dilinden Yalnızlık

i.
her şeyi süpürebilirsin;
sonbaharı süpüremezsin.

sen her şeyi süpürebilirsin;
sonbaharı süpüremezsin.

yalnızsa
sürekli bir sonbaharı
süpürür hep.
düşünemezsin.

ii.
yanar
sobasında
yalnızın
üşüyen
bakışları.

lambasında
karanlığa donuk
bir ışık
titrer
sönük-sönük.

penceresi
dışına kapanmıştır,
kapısı
içine örtük.

iii.
yalnız
bin yıl yasar
kendini
bir anada.

iv.
yalnızın
nesi var, nesi yoksa
tümü birdenbiredir.

v.
yalnız
bir ordudur
kendi çölünde

sonsuz savaşlarında
hep yenen
kendi ordusunu.

vi.
yalnızın
sakladığı bir şey vardır;
boyuna yerini değiştirir,
boyuna onu arara.
biri bulsa diye.

vii.
yalnız
hem bilgesi,
hem delisidir
kendi dünyasının.
ayrıca;
hem efendisi
hem kölesidir
kendisinin

tadını çıkaramaz
görecesiz dünyasında
hiçbirinin

viii.
yalnız
sürekli dinleyendir
söylenmemiş bir sözü.

ix.
sözünde durması
yalnızın yalancılığıdır
kendisine.


Ozdemir Asaf