Güneşin Zaptı Yakın

Transandantal Dervişler Ocağı'na hoşgeldiniz!
Ekmeğinizi, suyunuzu alın.!
Ve dönmeye başlayın...

Ocağın Temel Kelamı

"Hayat, koordinatları belli olmayan bir alan üzerinde kopartılan patırtıdır; evren ise sara hastalığına tutulmuş geometri..." Cioran

29 Nisan 2010 Perşembe

Kanama # 1 : Planlama - 1



Kanama...Bitmeyen Problemler(imiz) hakkında yeni bir seri.

Şu anki "plan" doğrultusunda

No : 1 --- Planlama

ile başlayacak,

No : 2 --- Denetim

ile sürdüreceğiz...




Planlama - 1

Türkiye'nin, ve bunun yanında toplumsal,ruhani,fiziksel,siyasal ve mental olarak bir takım şeyleri tam olarak oturtamamış bireylerin, ve dolayısıyla toplum, halk/millet ve devletlerin aksadığı en önemli noktalardan birisi, hatta belki de en önemlisi planlamadır.

Bitmeyen bir kanama, yok olmak bilmeyen bir atalet, ortaya çıkarılan ve meydana getirilenlerde verimsizlik ve temel eksiklikler, hatalar, kimi zaman kötü niyetli unsurlar, sonsuz görünen bir karmaşa sözkonusudur bu yığınlarda.

Bu aşamada planlamayı bir kaç bölüme ayırmak gerekmekte. En önemli kara delik, kamu hizmetlerini sağlayan kurum olduğu için devlette ise de, ya da devlet organizasyonunun büyüklüğü ve içindekilerin bize yansıma/akis ölçüsü nedeniyle bizi daha çok ilgilendirse de, planlama alanındaki kıtlık özel sektörler içinde de mevcuttur. Örneğin Türk özel sektörünün, büyüğünden küçüğüne her tür şirket veya ticari işletmenin kurumsallaşmayı ve markalaşmayı doğru dürüst becerememesinin altında da bir ölçüde bu sıkıntı yatmaktadır. Hatta bu sıkıntıyı sadece örgütsel, organizasyonel boyuta indirgemek yetersiz kalacaktır. Bunun toplumdan bireye değil, birey bazında yaygınlık nedeniyle topluma yayıldığının bilincinde olunması gereği de kritik bir noktadır. Bireysel / ailevi / topluluksal ölçüde benzer sıkıntılar yukarıda söylediğimiz insan gruplarının direkt olarak hayatlarının içinde.

Planlamanın başarılamamasının altındaki yatan faktörler ve planlama alanları ayrı ayrı irdelenmelidir. Zannımca şu şekilde bir ayrıma gidilebilir.

1- Alan Planlaması : Şehirler, kasabalar, köyler... Bununla da sınırlı değil, ormanlar, milli parklar, anıtlar, ören yerleri ve turistik bölgeler, dağlar, ve hatta odalar, metrekareler, veyahut da panolar, duvar parçaları... Alan olarak tezahür edebilecek her türlü hacimsel birimin maksimum fayda ile alana zarar vermeksizin ve alanı ihya edebilecek şekilde, fazlalık ve lüzumsuzluktan kaçınarak, objektif olarak duyuları rahatsız etmeyecek ve hoşa gidecek biçimlerde kullanımı...

2- Mali Planlama: Maliyet dökümleri. Girdi-çıktı hesapları. Detaylı bir hesaplama ve etkin bir varsayım ile meydana getirilmek istenen şeyin risk ve insan faktörleri de göz önünde tutularak minimal-ortalama-maksimal skalada emek, çaba ve parasal anlamda tutarı ve bunun mantığının bireylerde de oturtulabilmesi. Ne ceplerde akrep beslemek, ne de bol miktarda yağı oraya buraya sürmek. Ortaya çıkarılacak olanın verimi, getirileri ve götürüleri, detayların en ince parçasına kadar düşünülerek gözden kaçırılmaması.



3- Kurumsal Planlama: İcra edilmek istenenin en doğru ve düzgün bir şekilde başarılması için geliştirilecek ve kurulacak olan sistematik. Gerek yetkisel ve operasyonel gerekse insani sınırların ve gerçekten uygulanacak olan, havada kalmayacak temel prensiplerin efektif bir şekilde belirlenmesi ve nihai olarak herkesin işini meyve veren bir birlikte çalışma ile,doğru,dürüst ve layıkıyla yapması için gereken düzenlemelerin ve yapıların oluşturulması. Bununla birlikte pratikte işe yarayacak olanın en dikkatli biçimde ortaya çıkarılması, katı standardizasyonlarla veya var olan modellerle yetinilmeyip, en uygun çözümlere, kalıplara takılmaksızın, fakat yüksekten de uçmaksızın ulaşılabilmesi.

4- Meydana Getirilecek Olanın Planlaması: Ortaya çıkarılmak, icra edilmek, meydana getirilmek istenen maddi veya manevi değerin amaçladığı etki, varlığının doğru yerde olması, genel olarak getirilerinin, götürülerini aşması; götürülerinin geri döndürülemeyecek zararlara yol açacak derecede büyük ölçekte olmaması, getirilerininse rasyonel bir bakış açısıyla tamamen farazi ve varsayımsal getiriler değil, somut anlamda getiri niteliği taşıması. Meydana getirilecek olanın faydalı olması dışında mevcut imkanlar dahilinde olanca bir fonksiyonellik, pratiklik, estetik taşıyabilmesi, faydalarının saman alevi niteliğinde kalmasındansa uzun vadeye yayılabilmesi. Nitelik gereği önceki durumdan bir fark yaratabiliyor olması.


Bütün bunların teferruatlı analizine, sebep ve sonuçlarına girecek olduğumuzda ise bambaşka noktalar ortaya çıkıyor. Onlara da ikinci yazımızda değineceğiz.

28 Nisan 2010 Çarşamba

Aşağı Türleşme Devri?


"Yaptıklarıma pişman mıyım? Sanmıyorum. Şunu çok iyi biliyorum ki, bağlandığım davanın işlemediği kanıtlandı. Belki de onu seçmemeliydim. Fakat öte yandan, eğer insanların daha iyi bir dünyaya ilişkin herhangi bir idealleri yoksa, bu bir şeyleri yitirmiş oldukları anlamına gelir. Eğer erkekler ve kadınlar için tek ideal maddi değerler elde etmek suretiyle kişisel mutluluk peşinde koşmaksa, insanoğlu bu durumda bir aşağı tür olmanın ötesine geçemez."

Eric Hobsbawm

Not: Ekşisözlük'ten loser name'e teşekkürlerimle

22 Nisan 2010 Perşembe

Kim Ölür?


Tamir edilen kırık kalplerin gözlerindeki pırıltıyı,
Görmek istemekten kaçınanlar,
Yavaş yavaş ölürler.

Pablo Neruda

13 Kasım 2009 Cuma

Zeka Skalası

"Küçük zekalar insanları,
Ortalama zekalar olayları,
Büyük zekalar fikirleri tartışırlar..."

Eleanor Roosevelt

Roosevelt familyasından bu hanım nine hakkında ise daha sonra ayrıntılı yazacağım.Enteresan bir kişilik.

10 Kasım 2009 Salı

Özlediğimiz Ağlama Duvarımıza



"Now that he is safely dead
Let us praise him
Build monuments to his glory
Sing hosannas to his name.
Dead men make
Such convenient heroes: they
Cannot rise
To challenge the images
We would fashion from their lives.
And besides,
It is easier to build monuments
Than to make a better world."

/

"Madem ki öldü salimen
Bırakın yüceltelim onu
Anıtlar inşa edelim görkemine
Adına rahmet okuyalım
Ölmüş adamlardan çıkar
Böyle münasip kahramanlar: onlar
Dirilemezler
Karşı çıkmak için
Yaşamlarından biçimlendireceğimiz imgelere
Hem, üstelik
Daha kolaydır anıtlar yapmak
Daha iyi bir dünya yaratmaktan"

Carl Wendell Hines

not: Ekşisözlük'ten marikaki'ye teşekkürlerle

2 Kasım 2009 Pazartesi

Kaçırma / Miss it not


Söylenecek çok fazla bir şey yok aslında. Dopdolu ve derinlikli diyaloglar, başarılı senaryo ve akıcı, sürükleyici örgüsü, sürekli değişen açılarda, kimi zaman şaşırtan muhteşem çekimler, titiz seçilmiş ve dizilmiş sahneler, muhteşem oyunculuklar, emperyal dönem kentlerinin arşidükü Viyana'nın dört bir yanından en güzel mekanlar, sahnelerdeki modu aynen yansıtan harika müzikler. Bu film ve ardılı Before Sunset 150 kez izlenmeli. Hele bir de Issız Adam ve muadilleri gibi önümüze sunulan kuru saçmalıklardan sonra... Aşağıdaki diyalog, Amerikalı bıçkın karizmatik delikanlımız Jesse(Ethan Hawke)'nin, maceracı çok bilmiş Fransız kızı Celine(Julie Delpy)'i tren istasyonunda gitmekten vazgeçirme, başka bir dille, elinden kayıp gitmesini engelleme sahnesi...Filmin en güzel noktası.Bence...

Jesse: Alright, I have an admittedly insane idea, but if I don't ask you this it's just, uh, you know, it's gonna haunt me the rest of my life

Celine: What?

Jesse: Um... I want to keep talking to you, y'know. I have no idea what your situation is, but, uh, but I feel like we have some kind of, uh, connection. Right?

Celine: Yeah, me too.

Jesse: Yeah, right, well, great. So listen, so here's the deal. This is what we should do. You should get off the train with me here in Vienna, and come check out the capital.

Celine: What?

Jesse: Come on. It'll be fun. Come on.

Celine: What would we do?

Jesse: Umm, I don't know. All I know is I have to catch an Austrian Airlines flight tomorrow morning at 9:30 and I don't really have enough money for a hotel, so I was just going to walk around, and it would be a lot more fun if you came with me. And if I turn out to be some kind of psycho, you know, you just get on the next train.

Jesse: Alright, alright. Think of it like this: jump ahead, ten, twenty years, okay, and you're married. Only your marriage doesn't have that same energy that it used to have, y'know. You start to blame your husband. You start to think about all those guys you've met in your life and what might have happened if you'd picked up with one of them, right? Well, I'm one of those guys. That's me y'know, so think of this as time travel, from then, to now, to find out what you're missing out on. See, what this really could be is a gigantic favor to both you and your future husband to find out that you're not missing out on anything. I'm just as big a loser as he is, totally unmotivated, totally boring, and, uh, you made the right choice, and you're really happy.

Celine: Let me get my bag.

Mut

" İnsan başta hiç mutlu degildir, ama bütün hayatını kendisini mutlu edecegini sandığı bir şeyin peşinde çabalayarak geçirir; nadiren amacına ulaşır, ulaştığında da yalnızca düş kırıklığıyla karşılaşır. Sonunda bir enkaz gibidir ve limana direkleri ve donanimlari yok olmuş bir şekilde gelir. Ondan sonra da mutluluk ya da mutsuzluk aynıdır. Çünkü hayatı içinde bulunduğu her dakika, yok olan andan fazlası değildir ve şimdi de sona ermektedir."

Arthur Schopenhauer
Fi Tarihi
Mut / Mersin

31 Ekim 2009 Cumartesi

C.




"Küçük kumarlarınız vardır. On kuruşluk tombalalar. Şimdi kim bilir kaç kere evde, kim bilir kaç kadının 'Aman ayol, bu ne kötü şans böyle,' sözüne kim bilir kaç erkek 'Üzülmeyin, kumarda kaybeden aşkta kazanır,' diyordur. Kim bilir kaç erkek de acele edip bu sözü ondan önce söyleyemediler diye onu kıskanıyordur.Biliyorum sizi.Küçük sürtünmelerle yetinirsiniz.Büyüklerinden korkarsınız.Akşamları elinizde paketlerle dönersiniz.Sizi bekleyenler vardır.Rahatsınız.Hem ne kolay rahatlıyorsunuz.İçinizde boşluklar yok.

Neden ben de sizin gibi olamıyorum? Bir ben miyim böyle düşünen? Bir ben miyim yalnız ? "

4 Ağustos 2009 Salı

Grup Vitamin - Istanbul'da




Bizi uzun yıllar güldüren gayri-ciddi adamların, bu ülkede yaptıkları şeyi,her nasıl adlandırmak gerekiyorsa, sadece kendilerinin yapmış olduğu özel adamların, son derece ciddi ilk, tek ve son şarkıları...

Grubun baş aktörü Gökhan Semiz'in ardından tekrar çıkarılmış ve bu nispette daha da bir anlamlı.

Ve.

Çok yazık.!

Hangi şarkı mı?

Tık atın

Bu şarkıyı tek celsede geçmek gerekirdi.

Grup Vitamin'e ayrıca değineceğim. Uzun uzun. Damgalarını vurdular yediden yetmişe belleklere, her ne kadar gitmiş olsalar da.

Dipnot: Bu yazıda yakaladığım bayık Yılmaz Özdil üslubu için özürler ola...

17 Temmuz 2009 Cuma

Acıya Dair



Ve bir kadın konuşarak, bize Acı'dan söz et dedi.
Ve o dedi ki:

Acınız idrakınızı saran kabuğun kırılmasıdır.

Nasıl meyvanın çekirdeği kırılmak zorundaysa, canevinin güneşi görmesi için, siz de acıyı tanımak zorundasınız.

Ve eğer yüreklerinizi yaşamlarınızın gündelik mucizeleri karşısında merak ve hayranlıkla dolu tutabilsediniz, acınız da en az sevinciniz kadar harikulade görünürdü.

Ve yüreğinizin mevsimlerini kabullenirdiniz, tıpkı tarlalarınızdan geçen mevsimleri her zaman kabullendiğiniz gibi.

Ve hüznünüzün kışlarını dinginlikle seyrederdiniz.

Halil Cibran

14 Temmuz 2009 Salı

Lizbon'da Bir Huzursuz


Bir şey kalmaz geride, hiç bir şey. Hiçiz biz.
Biraz güneşte, biraz havada geciktiririz
üzerimize çöken solunamaz karanlığı,
Küçük düşürülen, dayatma altındaki yeryüzünü.
Üreyen, ertelenmiş cesetler,
kararlaştırılmış yasalar, görülmüş heykeller,
Bitirilmiş methiyeler...
Her bir şeyin kendi mezarı vardır.
Bizlerin, bildik bir güneşin kan bağışladığı etin akşamı
oluyorsa
onların neden olmasın.
Öyküyüz biz, öyküler anlatan, başka hiç...


Fernando Pessoa

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Ve Çocuğun Uyanışı Böyle Başladı...



Ey gece sen de aldatıldın

Sana da tuzak kurdu yüzü güneş parıltılı kız

Cahit Zarifoğlu

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Adamlar, Adamlar !

"Romen" Diyojen bir gün sokak ortasında, "Adamlar! Adamlar! " diye haykırmaya başladı. Halktan, eşraftan bir kısım insan etrafına toplandı. "Romen" Diyojen, "Ben adamları çağırıyorum!" diyerek sopası ile onları ürküttü.

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Elitizm ve Ayrım

Arkadaşım.
Etrafına bak.
Senin üstündeki ve görüntün sana göre daha güzel diye,
Senin paran daha fazla diye,
Senin ailen ve her anlamda senin gibi olduğuna gönülden inandığın, çevren senin o at gözlüklü çerçevende sözde daha üst bir toplumsal ve bireysel statüye sahip diye,
Sen daha iyi bir okulda okuyup da salt bu nedenle kendini daha "eğitimli" zannediyorsun diye,
Senin başkaları üzerinde oluşturduğun menfi etkiler nedeniyle gücünün daha çok olduğunu sanıyor, kendini kudretli ve haşmetli görüyorsun diye,
Sen kendini bir halt zannediyorsun diye,
Sen kendi söylediklerini, konuştuklarını, yaptıklarını daha matah, daha komik, daha önemli zannediyorsun diye,
Sen çakalsın, senin gözün açık diye,
Sen kendince çok birşeyler yaptığını, en doğruyla iştigal ettiğini düşünüyorsun diye,
Senin meşgalenin kendine yine kendi kriterlerine daha fazlasını getiriyor diye,
Sen diğerlerinden çok farklı, özgün ve de özel olduğunu sanıyorsun diye,
Sen çok aktivitede, çok farklı mekanlarda bulundun diye,
Sen kendi kriterlerine göre üstünlük tanıdığın kendin gibilerle aynı çevredesin diye,
Sen dışarıya muhteşem bir imaj veriyorsun ve kendine temelsiz bir biçimde güveniyorsun diye,
Senin ve de çevrenin yaşadığın, bulunduğun, çalıştığın, takıldığın yer madden daha çok değer barındırıyor diye,

Nasıl diğerlerinden üstte oluyor, onları nasıl hor ve hakir görüyor, eziyor, onlarla nasıl maytap geçiyorsun?

Aynaya bak, bir de sokağa çıktığında gördüklerine bak. Seni diğerlerinden ayıran gerçekten nedir?

Sen kimsin? Bütün bunları haklı çıkaracak ne yaptın? Kim olduğunu zannediyorsun? Senin ve benimsediklerinin artıları, kendi kafanda yarattığın bir avuç saçma sapan kriterlere göre çok, ama bunun dışında gerçekten var mıdır ve varsa nedir? Bilincinde ve bilincinin altında bütün bunları oluşturan etmenler nelerdir?

Peki bütün bunlardan sonra sen niye haklısın? Nasıl bunları yapabiliyor ve kendinde ciğer, kalp ve beyin olduğu iddiasında bulunabiliyorsun?

Seni aşağılık elitist seni...

7 Temmuz 2009 Salı

Gecenin Menüsü - 6


1-Yann Tiersen - Summer 78

2- Radiohead - All I Need

3- Ezgi'nin Günlüğü - Oyun

4- Ricardo Villalobos - Chromosul

5- Sufjan Stevens - Chicago

6- Fahir Atakoğlu - Yeşilada(Kıbrıs Belgeseli)

7- Moloko - Familiar Feeling

8- The Cardigans - War

9- Fairground Attraction - Perfect

10- Beck - Everybody's Gotta Learn Sometimes

24 Haziran 2009 Çarşamba

Limanlar



Halatlar limanlarda,

Umutlar limanlarda,

Hayatlar limanlarda...

Ama biz bozkırların insanlarıyız...



Bilmeyiz bundan da gayrısını,


Dipnot: Sonu olmayan cümleler virgülle biter, ki devamı gelebilsin. Bir başka zaman diliminde sesimiz çıkabileceğinde, duyurulacağında.

19 Haziran 2009 Cuma

Yıpra...

Hepiniz önce kendi savaşınızı vereceksiniz...

Resim: Philip Jakob Loutherbourg : İspanyol Armadası'nın Yenilgisi, 1796

17 Haziran 2009 Çarşamba

Gecenin Menüsü - 5



1- Ennio Morricone - The Ecstasy of Gold

2- Tool - Parabola

3- Blink182 - I Miss You

4- Telepopmusik & Angela McCluskey - Don't Look Back

5- The Scorpions & Berlin Philharmonical Orchestra - Send Me An Angel

6- The Kooks - One Last Time

7- Starsailor - Four To The Floor

8- The Radio Dept. - Your Father

9- John Legend - PDA(We Just Don't Care)

10- Coldplay - Lost(Remix feat. Jay-Z)

16 Haziran 2009 Salı

I'm Forever Blowing Bubbles


I'm forever blowing bubbles,


Pretty bubbles in the air,


They fly so high


They reach the sky


And like my dreams,


They fade and die


Fortune's always hiding


I've looked everywhere,


I'm forever blowing bubbles,


Pretty bubbles in the air...


Hayatın içinden mükemmel dizeler gibi. Bir şiir/şarkı sözü gibi. İnsana dair pek çok hissiyata ve noktaya dokunaraktan..






Bir takımın sahip olabileceği en güzel marş da bu olsa gerek. West Ham United'ın marşı. Hayatın ta içinden. Muzafferlerin marşı değil. Orta sıra takımının ve onun sadık fanatiklerinin mağrur ve gururlu marşı.


Sonsuza kadar baloncukları üflemeye devam. Gökyüzünde patlayıp kaybolsalar dahi. Saklanan talihe karşı gelerekten...


P.S.: Kardeşim Cahit'e teşekkürlerimle. Ek olarak, Green Street Hooligans adlı filmi mutlaka izlemek gerekirmiş diyorlar..

9 Haziran 2009 Salı

That Drive for Isolation

I guess it just comes at some point and never wanna leave you alone for a lifetime.

But, as human is a social existence, socially-driven and socially-motivated, or in another point of view, grown to be so out of the effect of the current society's collective unconscious whatsoever, there is still the necessity to console yourself and compensate for the lost socialization process and put something replacing that.

Well. I guess there are supposed to be some ways. There are no definite cures, however supposed to be some ways to enhance the situation. Music is one of them, Interactive World and the Internet, is definitely another one, and more and more people switch to that method each day. Well, in many cases, if you haven't yet found your soul twin or someone like that you might wanna refer with another cheesy/weird name, there is the pressure of P2P, Face-to-Face barrier and question of being locked at the mutual conversations.

But at the same time, it is not just a matter of conversation, too. It is at the same time a matter of behavior and as the age goes further and when you even see the early whites in the mirror, you also get the understanding of this fact: However much you like the people, however deep you are tied to them, you simply cannot stand their behaviors, manners or styles. Maybe they also cannot stand you, too. But every person is responsible with his/her own case, so, leaving apart the fact that empathy is a necessity in any relationship, every person will try to rectify and direct his/her own case.

Well. Je weniger, desto besser? Oder je mehr, desto super?

Büyük Harp'ten Unutulmaya Yüz Tutmuş Bir Mareşal

Uzun bir aradan sonra. Yeniden tarih yazınına konsantre olabildiğim bir askeri tarih temalı biyografik pasaj. Alanımız elbette ki favorimiz. Büyük Harp! Öznemiz ise Sırp Mareşal Radomir Putnik...


Radomir Putnik, 1847-1917 yılları arasında yaşamış, Sırp Ordusu'nun Birinci Dünya Savaşı esnasındaki başkumandanı.
Sırbistan'ın Avusturya-Macaristan tarafından Alman ve Bulgar yardımı olmaksızın 1915 sonuna dek alt edilemeyişinin nedenlerinden birisi.
Sırplar'ın büyük mareşali 93 harbi esnasında osmanlı'ya karşı savaşmış, kariyerinin ilerleyen safhalarında her iki balkan savaşı'nda * da sırp ordusunu askeri anlamda başarı ile kumanda etmiştir.

Oskar Potiorek(Tarih sahnesinde bir başka yazının öznesidir) kumandasında gelen Avusturya-Macaristan ordularının taarruzlarını, sayısal dezavantaja rağmen(220.000 askere karşı 170.000 asker), savunma tarafında olmanın verdiği artıların da yardımıyla, 1915 Aralık ayına kadar birden fazla kere durdurmuş, sağlanan erken ilerlemeyi geriye itmiştir.


Statüko 1915 sonunda, Almanya'nın, "eeeh yettiniz bee" diyerek mide bulandıran küçük sinek haline gelmiş olan sırbistan'ı temizlemeye karar verip August von Mackensen komutasında takviye kuvvet göndermesi ve de Bulgaristan'ın belin arkasından sırbistan'ın omurlarına bıçağı sokuvermesi sonucu iki ateş arasında Sırplar'ın mağlubiyetiyle sonuçlanırken, yenilmiş olan Sırp ordusu tam mevcut Arnavutluk yönüne doğru ilerlemeye çıkmış, kışın ortasında sayısı on binlerle ölçülen sayıda ölümle sonuçlanan dağların arasından gerçekleştirilen bu uzun yürüyüşte Putnik de ordusuyla beraber kalmıştır ve çeşitli zatürre vb. hastalıklar geçirerek, bir sene kadar sonra, zaten önceden bozuk olan sağlık durumu ölümüne yol açmıştır.

Bu esnada eklemek gerekir ki, Sırp Ordusu bu süre içinde Korfu Adası'nda yeniden örgütlenecek ve Yunanistan'ın harbe katılmasıyla Selanik cephesinde görev alacaktır.

Mareşal'in büyük savaş başladığı esnada Avusturya-Macaristan toprakları dahilinde termal fizik tedavisi görüyor olması ve savaş başladıktan sonra Sırbistan'a serbestçe dönebilmesi de enteresan bir detaydır. düşünün ki 1 numaralı düşmanınızın en yetenekli,kıdemli ve rütbeli kumandanı topraklarınızda ve siz onun ülkesine elini kolunu sallaya sallaya dönüp size karşı harp idaresini eline almasına ses etmiyorsunuz. Belki de o dönem ne sebepten çıkmış olursa olsun harbin de bir edebi adabı varmış, eh?

8 Haziran 2009 Pazartesi

Anti-İnşirah?

Üzerine herhangi bir umuda sahip olmadığın şeyi sevemezsin.
İşte bundandı(r) birşeyi sevmemiz, sevmememiz

7 Haziran 2009 Pazar

Perfect Day



It's such a perfect day,
I'm glad I've spent it with you,
Oh such a perfect day,
You just keep me hangin' on...

26 Mayıs 2009 Salı

Türk Televizyonlarının En Bayat Kişilikleri - 2



Evet, onu tanıdınız...

Sevdiniz de ilk başta hani fena gözükmemişti. Ta ki 10 sene kadar aralıksız gece gündüz tekrarlı programları gına getirinceye kadar. Sadece bu hanımefendiden ibaret de değildi. Kocası ve bilimum televizyon tiplemesinden oluşan tayfası kah keyifle gülücüklerle izlendiler, kah da bunaltı gına getirdiler.

İtilmiş-Kakılmış, Sürahi Hanım, Alican, Brezilya dizilerini alaya alan tipleme ve niceleri... Söyle bakalım Alicaaaan....Kak-İt...

Yasemin Yalçın tiplemelerinin klasik kaderi ve sonu vardır. Bu yüzden biraz da baygınlık vermiştir. Her skecin sonu standart bir şekilde sonlanırdı. Mesela, Sürahi Hanım gelini aileyi bıktırır bıktırır en son bir cinlik yapar kendini rağbette tutardı, Kakılmış bir şekilde sürekli dayağı yerdi...

Bir devir Türk televizyonlarında bu kadınla geçti. Şimdi tayfasıyla beraber toptan silindiler.

27 Kasım 2008 Perşembe

Gemileri Yakmak

Bazen gemileri yakmak,yakabilmek lazım gelir. Bilgisayar oyunlarına atıf yapmak gerekirse, bilen varsa...Kendiniz yakmazsanız Civilization 2'deki gibi "Trireme"niz açık denizlerde kaybolur. Age of Empires'taki ateş gemileri dibinize gelip göz parıldatan bembeyaz yelkenlerinizi karartır. Bir Sıcak Saatler dizisi diyaloğundan fırlama gibi görünür belki böylesi gece yazıları...Gemiler, Cehennem...Evet kardeşlik, gemiler...Orada da gemiler buradaki gibi mi yanıyorlar? Feanor da yakmıştı gemileri, Tarık-ül Ziyad da, kendi boğazlarını geçerken, ve bir daha geri dönmemeleri gerekiyordu. Geri dönmediler. Dönebilirlerdi, yakmasalardı gemilerini. Gemileri yakın, ve ufka yürümeye, hemen şimdi başlayın... Yakma kararı yeterince zor, ki eylemi de bir o kadar meşakkatli. Ancak, kendi kendinizi batırmaktan, denizin ortasında Titanic'ten düşmüşçesine tahta parçalarına sarılıp kör bir adaya düşmeyi beklemektense,varsın gemilerinizi feda edin...Ve asla geri dönmeyin, asla tekrar var olmasınlar. Gece Saçmalamaları...Ama malum, denemeler sorgulanamaz, eleştirilemez. Sorgulamayınız, eleştirmeyiniz, ama dalganızı geçebilirsiniz! -

25 Kasım 2008 Salı

Gecenin Menüsü - 4



1- Travis - Happy To Hang Around

2- U2 - Stuck In A Moment

3- Death Cab for Cutie - Marching Bands of Manhattan

4- Lifehouse - Everything

5- Ocean Colour Scene - Hundred Mile High City

6- Travis - Re-Offender

7- Moloko - Indigo

8- Slint - Washer

9- Anna Ternheim - Lovers' Dream

10- Pink Martini - Hang on Little Tomato

16 Kasım 2008 Pazar

Pazar Şarkıları



Uzun bir aradan sonra, tembel bir pazar günü kendimde yazma dermanı ve fikriyatı bulabildim. Epeydir yazamadım. Internetim yoktu, zamanım yoktu, bunlar olduğunda da ilham mı derler yahut neyse, o zıkkımdan yoktu. Yukarıda gördüğünüz ideal bir pazar gününü yansıtan resim, Kırklareli'nin Karadeniz kıyısındaki güzel Kıyıköy kasabasından. Tam da oradan binlerce kilometre mi dersiniz, gavurun hesabıyla mil mi dersiniz, uzaktayken, pineklemek dışında başka birşeyin istenmediği bu pazar gününde, pazar şarkıları dinleyerek zamanı "değerlendiriyorum"...

Pazar Şarkılarına gelelim. Bunlar gerçek anlamda, "literal" pazar şarkıları. Pazarı anlatan şarkılar. Pazarlarda var olan şarkılar. Kimisi bir pazar sabahında, kimisi kanlı bir pazarda, kimisi sakin ve tembel bir pazarda varlar...

1- The Cranberries - Sunday

1993 tarihli "Everybody Else Is Doing It, So Why Can't We?" albümünden bir parça Sunday. Hak ettiği ünü bulamadıysa da, sakin ama melankolik bir pazar gününü, 20'li yaşlarının başındaki Cranberries üyeleri, sözüyle olsun, müziğiyle olsun, bizlere yaşatıyorlar...

"He couldn't find the words,
To say I love you...
He couldn't find the time,
To say I need you...
It wouldn't come out right..."

2- U2 - Sunday Bloody Sunday

Manidar bir şekilde "War" albümünden 1983 tarihli son derece eski ve vakt-i zamanında son derece popüler olan bu şarkı, tarihte pek çok örneği yaşanan bir "Kanlı Pazar" kalıbının 1972'de Kuzey İrlanda'da, İngiliz askerlerinin göstericilere ateş açması üzerine yaşanmış versiyonunu anlatıyor. Sunday Bloody Sunday, gerek verdiği politik mesaj çerçevesinde, gerek müzikal anlamda, ve benim açımdan özel olarak ise, şarkı boyunca süren müthiş bateri ritimleriyle önemli bir "pazar şarkısı"

"And the battle has just begun
There's many lost but tell me who has won"

3- Maroon5- Sunday Morning

Maroon5 kimi zaman gayet güzel işler çıkarabilen bir grup. Şarkılarında çeşitli enstrümanları başarıyla harmanlıyorlar. Sunday Morning adlı eserleri de, piyano, saksafon ve perküsyonun yer yer caza kaçan çok kaliteli birlikteliğiyle ve bunun yanında ferahlatan sözleri ve vokaliyle kesinlikle iç ısıtan kıpır kıpır bir pazar şarkısı...

Dipnot olarak, eğer gerçekten sevdiğiniz bir sevgiliniz, eşiniz vs. varsa daha manidar olduğunu üzülerek belirtmeliyim :)

"That may be all I need
In darkness, she is all I see
Come and rest your bones with me
Drivin' slow on sunday morning
And I never want to leave"

4- Morrissey - Everyday Is Like Sunday

Ne denebilir ki...Ada müziğinin güçlü sesi gibi klişe yapıştırmalarla anlatmaya gerek yok sanırım Morrissey'i... Sıkıntılı bünyeler için birebir giden bir şarkı. Neşeli bir pazar günü için bu şarkıya bulaşmayın. Sevgi pıtırcığıysanız eğer, dinleyin, zaten anlamazsınız pek...İçinde ince ayarlı bir politik/insancıl mesaj barındırsa da, buna değinmeyeceğim, şarkıyı o türlü algılamak istemiyorum. Hem kanlı pazar dedik zaten daha önce, fazlasına gerek yok. Zaten her gün pazar gibi...

"Everyday is like sunday
Win yourself a cheap tray
Share some greased tea with me
Everyday is silent and grey"

5- Blur - Sunday Sunday

Blur çok enteresan bir grup arkadaş. Bu grubu seven çok seviyor, sevmeyen de şarkısını duyunca böğürecek gibi oluyor. Song 2 dışında "genel beğeni" kıstaslarını karşılayan pek bir şarkıları yok. Konu Blur olunca ben aralarda bir fazdayım. İyi şarkısı da var, kötüsü de var sübjektif kriterlerimce. Neyse velhasıl tipik bir pazar anlatımlı bu şarkısı da diğer pek çok şarkılarına benzer bir stilde gidiyor, ve şaheser olmasa da kötü bir şarkı sayılmaz.

"Sunday, sunday here again in tidy attire
You read the colour supplement, the TV guide"

İyi Pazarlar...

18 Ağustos 2008 Pazartesi

Belgrad Bira Festivali

Yine aylardan doğanın bir zırnık yeli, bir ferahlamalık cereyanı bizden esirgediği bu cehennem günlerinde, hemen kuzeyde, sıcağın daha az yaktığı güzel bir memleketin güzel bir şehrinde, o ülkenin ilginç ve farklı insanları, Osmanlı yapımı kalelerinin civarında Bira Festivali'ne hazırlanıyorlar.




Her Ağustos olduğu gibi Belgrad Bira Festivali, Sırbistan'ı olduğu kadar eski Yugoslav ülkelerinden ve farklı farklı birçok ülkeden insanları bir araya topluyor. Beraberce serinlemek, beraberce eğlenmek için... Değişik lezzetleri(lezzet derken, festivalin envai çeşit biraları da dahil, ancak birayla sınırlı değil), hıncahınç kalabalık bir alanda, ama neşeli kalabalığın içinde tadabilmek için...



Geçen yıl 1 gün arayla kaçırdığım bu güzel şölen atmosferi, uçakla 1 saat, uçağa ekonomik durumu yetmeyecekler için gidiş dönüşü 50 küsür euro tutacak trenle ise takriben 24 saat. Güzel ve hareketli Belgrad'ı en coşkulu ve şenlikli anında yakalamak için her sene güzel bir fırsat.

17 Ağustos 2008 Pazar

17 Ağustos 1999...Gafletin Doruğunda...



Doğanın nefretini kusarak insan gafletinin tepesine bindiği gün. İnsan acziyetinin değil...Gafletinin.

Dipten gelen dalganın insanların hayallerini barındırdığı, aslında her biri de hayal malzemelerinden yapılmış kağıttan kaleleri bir üfürükte parça pincik ettiği bir kıssa örneği olarak literatüre düşebilecek olay.

Ben yaşamadim,hissetmedim bile...Yaz gelip bitmeye doğru yaklaşmış, akraba ziyaretleri sezonu da açılmıştı. Anadolu'nun ortasında, bir o kadar da ücra bir köşesi olan Aksaray'daydım evvela. Hani şu Konya-Aksaray, Niğde-Aksaray'larda geçen boynu bükük ilimiz. Oradan Antalya'ya geçmiştik ailemle.

Ancak tam bir gun sonra babaannemin bulunduğu Yalova'ya dogru yola çıkacaktim. Tanri kurtardi bir nevi. Kimse yasamadan kolay kolay bilemez de... Çok dinledim, çok izledim... Bir gece yatip da ertesi gun uyandiginda,deprem alanindaki yikimi televizyonda gordüm. Daha da cocuktum o zamanlar, o zaman dahi hic kolay degildi.

Bir o an düşünün ki, yatağınız bir ileri bir geri gidiyor, hareket edemiyorsunuz, kaçsanız kacamazsınız mihlanmışınız yerinizde.Bir şeyler devriliyor, belki eviniz yıkılıyor, ya da yıkılmasa bile karşınızda yikilan evi izliyorsunuz, alaşağı inişini goruyorsunuz. Yakınlarınızı ariyorsunuz ulaşamıyorsunuz, goçüklerin altindan insanlar bagrıyor kurtarın bizi diye, sesler kesiliyor sonra. İnsanlar doluşuyor arabalara, rafineri cayır cayir yanıyor diye Değirmendere'den oteye geçirmiyorlar, Bursa'ya, Istanbul'a kaçamiyorsunuz, izin yok. herseyi birakip gitmek istiyorsunuz gidemiyorsunuz, o yikimi gormek zorundasınız, yakınlarınızla bir anlığına güç bela bağlantı kurup konuşuyorsunuz, o sirada '' aaa bak karsidaki site yikiliyor simdi'' diyiveriyorsunuz. Yıkılıp da giden icinizdekiler. Bir adam dusunun ki tum yakinlarini,anasini babasini sevdigini arkadaslarini,tumunu birden kaybediyor, işte o an orada kendi de bitiyor, çöküyor. Yillar yili, boyu devrilesice ittakımı tarıma uygun sulak alana bina yapimina, tabanı sulu ovalarin ustune bina yapimi bir yana, sehir kurulmasina izin veriyorlar, rafineri bile kuruyorlar, bini bir para etmez muteahhitler kumdan kale yapar gibi bina yapiyor..ve devletin baskani cikiyor, o donemde uydu telefon gibi bilumum teknolojilerin varligina ragmen, '' felaket bolgesine ulasamiyoruz'' , valilere ulasamiyoruz diyebiliyor. ''devlet baba'' dahi o an kendisini yonetenlerin basiretsizliginden dolayı çaresiz kalabiliyor.Ve göçuk altindan kurtulamayan, sayısı hep azaltılarak gosterilen onbinlerce olunun yaninda, kurtulanlar da halen prefabriklerde sefalet içinde yaşamaya ve psikolojik tedavi gormeye, başkalarının yanlışlarının acısını çekmeye devam ediyorlar.

Dün dolaylı olarak yaşadığımız acıyı, yarın aynı şekilde, belki de daha ağır boyutlarda, biz de yaşayacağız.

Aması maması yok.Değişen birşey yok. Devlet, her zamanki gibi gerekeni yapan kurum olan o öğrendiğimiz, olması gereken devlet değil. Müteahhit, teki tükü hariç adam değil, ama bir yandan da, halk da halk değil...

Değişimi isteyen de yok. İsteyen varsa da de çabalayan bir elin parmaklarınca. Herşey bitti gitti ya, sanki eskinin canlı izleri götümüzün dibinde durmuyormuş gibi, sanki ben eskiden her yaz gittiğim Yalova'daki yazlığıma hala her yaz gidebiliyor, gittiğimde de aynı insanları bulabiliyormuşum gibi, herkes halinden memnun görünüyor.Mezarın altına kafamızı kıpkırmızı bir kiremit delmiş halde yatsak da halimizden memnun öleceğiz...Çok şükür öldük...Kalanların da ne halleri varsa görsün diyerekten...