Güneşin Zaptı Yakın

Transandantal Dervişler Ocağı'na hoşgeldiniz!
Ekmeğinizi, suyunuzu alın.!
Ve dönmeye başlayın...

Ocağın Temel Kelamı

"Hayat, koordinatları belli olmayan bir alan üzerinde kopartılan patırtıdır; evren ise sara hastalığına tutulmuş geometri..." Cioran

24 Haziran 2009 Çarşamba

Limanlar



Halatlar limanlarda,

Umutlar limanlarda,

Hayatlar limanlarda...

Ama biz bozkırların insanlarıyız...



Bilmeyiz bundan da gayrısını,


Dipnot: Sonu olmayan cümleler virgülle biter, ki devamı gelebilsin. Bir başka zaman diliminde sesimiz çıkabileceğinde, duyurulacağında.

19 Haziran 2009 Cuma

Yıpra...

Hepiniz önce kendi savaşınızı vereceksiniz...

Resim: Philip Jakob Loutherbourg : İspanyol Armadası'nın Yenilgisi, 1796

17 Haziran 2009 Çarşamba

Gecenin Menüsü - 5



1- Ennio Morricone - The Ecstasy of Gold

2- Tool - Parabola

3- Blink182 - I Miss You

4- Telepopmusik & Angela McCluskey - Don't Look Back

5- The Scorpions & Berlin Philharmonical Orchestra - Send Me An Angel

6- The Kooks - One Last Time

7- Starsailor - Four To The Floor

8- The Radio Dept. - Your Father

9- John Legend - PDA(We Just Don't Care)

10- Coldplay - Lost(Remix feat. Jay-Z)

16 Haziran 2009 Salı

I'm Forever Blowing Bubbles


I'm forever blowing bubbles,


Pretty bubbles in the air,


They fly so high


They reach the sky


And like my dreams,


They fade and die


Fortune's always hiding


I've looked everywhere,


I'm forever blowing bubbles,


Pretty bubbles in the air...


Hayatın içinden mükemmel dizeler gibi. Bir şiir/şarkı sözü gibi. İnsana dair pek çok hissiyata ve noktaya dokunaraktan..






Bir takımın sahip olabileceği en güzel marş da bu olsa gerek. West Ham United'ın marşı. Hayatın ta içinden. Muzafferlerin marşı değil. Orta sıra takımının ve onun sadık fanatiklerinin mağrur ve gururlu marşı.


Sonsuza kadar baloncukları üflemeye devam. Gökyüzünde patlayıp kaybolsalar dahi. Saklanan talihe karşı gelerekten...


P.S.: Kardeşim Cahit'e teşekkürlerimle. Ek olarak, Green Street Hooligans adlı filmi mutlaka izlemek gerekirmiş diyorlar..

9 Haziran 2009 Salı

That Drive for Isolation

I guess it just comes at some point and never wanna leave you alone for a lifetime.

But, as human is a social existence, socially-driven and socially-motivated, or in another point of view, grown to be so out of the effect of the current society's collective unconscious whatsoever, there is still the necessity to console yourself and compensate for the lost socialization process and put something replacing that.

Well. I guess there are supposed to be some ways. There are no definite cures, however supposed to be some ways to enhance the situation. Music is one of them, Interactive World and the Internet, is definitely another one, and more and more people switch to that method each day. Well, in many cases, if you haven't yet found your soul twin or someone like that you might wanna refer with another cheesy/weird name, there is the pressure of P2P, Face-to-Face barrier and question of being locked at the mutual conversations.

But at the same time, it is not just a matter of conversation, too. It is at the same time a matter of behavior and as the age goes further and when you even see the early whites in the mirror, you also get the understanding of this fact: However much you like the people, however deep you are tied to them, you simply cannot stand their behaviors, manners or styles. Maybe they also cannot stand you, too. But every person is responsible with his/her own case, so, leaving apart the fact that empathy is a necessity in any relationship, every person will try to rectify and direct his/her own case.

Well. Je weniger, desto besser? Oder je mehr, desto super?

Büyük Harp'ten Unutulmaya Yüz Tutmuş Bir Mareşal

Uzun bir aradan sonra. Yeniden tarih yazınına konsantre olabildiğim bir askeri tarih temalı biyografik pasaj. Alanımız elbette ki favorimiz. Büyük Harp! Öznemiz ise Sırp Mareşal Radomir Putnik...


Radomir Putnik, 1847-1917 yılları arasında yaşamış, Sırp Ordusu'nun Birinci Dünya Savaşı esnasındaki başkumandanı.
Sırbistan'ın Avusturya-Macaristan tarafından Alman ve Bulgar yardımı olmaksızın 1915 sonuna dek alt edilemeyişinin nedenlerinden birisi.
Sırplar'ın büyük mareşali 93 harbi esnasında osmanlı'ya karşı savaşmış, kariyerinin ilerleyen safhalarında her iki balkan savaşı'nda * da sırp ordusunu askeri anlamda başarı ile kumanda etmiştir.

Oskar Potiorek(Tarih sahnesinde bir başka yazının öznesidir) kumandasında gelen Avusturya-Macaristan ordularının taarruzlarını, sayısal dezavantaja rağmen(220.000 askere karşı 170.000 asker), savunma tarafında olmanın verdiği artıların da yardımıyla, 1915 Aralık ayına kadar birden fazla kere durdurmuş, sağlanan erken ilerlemeyi geriye itmiştir.


Statüko 1915 sonunda, Almanya'nın, "eeeh yettiniz bee" diyerek mide bulandıran küçük sinek haline gelmiş olan sırbistan'ı temizlemeye karar verip August von Mackensen komutasında takviye kuvvet göndermesi ve de Bulgaristan'ın belin arkasından sırbistan'ın omurlarına bıçağı sokuvermesi sonucu iki ateş arasında Sırplar'ın mağlubiyetiyle sonuçlanırken, yenilmiş olan Sırp ordusu tam mevcut Arnavutluk yönüne doğru ilerlemeye çıkmış, kışın ortasında sayısı on binlerle ölçülen sayıda ölümle sonuçlanan dağların arasından gerçekleştirilen bu uzun yürüyüşte Putnik de ordusuyla beraber kalmıştır ve çeşitli zatürre vb. hastalıklar geçirerek, bir sene kadar sonra, zaten önceden bozuk olan sağlık durumu ölümüne yol açmıştır.

Bu esnada eklemek gerekir ki, Sırp Ordusu bu süre içinde Korfu Adası'nda yeniden örgütlenecek ve Yunanistan'ın harbe katılmasıyla Selanik cephesinde görev alacaktır.

Mareşal'in büyük savaş başladığı esnada Avusturya-Macaristan toprakları dahilinde termal fizik tedavisi görüyor olması ve savaş başladıktan sonra Sırbistan'a serbestçe dönebilmesi de enteresan bir detaydır. düşünün ki 1 numaralı düşmanınızın en yetenekli,kıdemli ve rütbeli kumandanı topraklarınızda ve siz onun ülkesine elini kolunu sallaya sallaya dönüp size karşı harp idaresini eline almasına ses etmiyorsunuz. Belki de o dönem ne sebepten çıkmış olursa olsun harbin de bir edebi adabı varmış, eh?

8 Haziran 2009 Pazartesi

Anti-İnşirah?

Üzerine herhangi bir umuda sahip olmadığın şeyi sevemezsin.
İşte bundandı(r) birşeyi sevmemiz, sevmememiz

7 Haziran 2009 Pazar

Perfect Day



It's such a perfect day,
I'm glad I've spent it with you,
Oh such a perfect day,
You just keep me hangin' on...

26 Mayıs 2009 Salı

Türk Televizyonlarının En Bayat Kişilikleri - 2



Evet, onu tanıdınız...

Sevdiniz de ilk başta hani fena gözükmemişti. Ta ki 10 sene kadar aralıksız gece gündüz tekrarlı programları gına getirinceye kadar. Sadece bu hanımefendiden ibaret de değildi. Kocası ve bilimum televizyon tiplemesinden oluşan tayfası kah keyifle gülücüklerle izlendiler, kah da bunaltı gına getirdiler.

İtilmiş-Kakılmış, Sürahi Hanım, Alican, Brezilya dizilerini alaya alan tipleme ve niceleri... Söyle bakalım Alicaaaan....Kak-İt...

Yasemin Yalçın tiplemelerinin klasik kaderi ve sonu vardır. Bu yüzden biraz da baygınlık vermiştir. Her skecin sonu standart bir şekilde sonlanırdı. Mesela, Sürahi Hanım gelini aileyi bıktırır bıktırır en son bir cinlik yapar kendini rağbette tutardı, Kakılmış bir şekilde sürekli dayağı yerdi...

Bir devir Türk televizyonlarında bu kadınla geçti. Şimdi tayfasıyla beraber toptan silindiler.

27 Kasım 2008 Perşembe

Gemileri Yakmak

Bazen gemileri yakmak,yakabilmek lazım gelir. Bilgisayar oyunlarına atıf yapmak gerekirse, bilen varsa...Kendiniz yakmazsanız Civilization 2'deki gibi "Trireme"niz açık denizlerde kaybolur. Age of Empires'taki ateş gemileri dibinize gelip göz parıldatan bembeyaz yelkenlerinizi karartır. Bir Sıcak Saatler dizisi diyaloğundan fırlama gibi görünür belki böylesi gece yazıları...Gemiler, Cehennem...Evet kardeşlik, gemiler...Orada da gemiler buradaki gibi mi yanıyorlar? Feanor da yakmıştı gemileri, Tarık-ül Ziyad da, kendi boğazlarını geçerken, ve bir daha geri dönmemeleri gerekiyordu. Geri dönmediler. Dönebilirlerdi, yakmasalardı gemilerini. Gemileri yakın, ve ufka yürümeye, hemen şimdi başlayın... Yakma kararı yeterince zor, ki eylemi de bir o kadar meşakkatli. Ancak, kendi kendinizi batırmaktan, denizin ortasında Titanic'ten düşmüşçesine tahta parçalarına sarılıp kör bir adaya düşmeyi beklemektense,varsın gemilerinizi feda edin...Ve asla geri dönmeyin, asla tekrar var olmasınlar. Gece Saçmalamaları...Ama malum, denemeler sorgulanamaz, eleştirilemez. Sorgulamayınız, eleştirmeyiniz, ama dalganızı geçebilirsiniz! -

25 Kasım 2008 Salı

Gecenin Menüsü - 4



1- Travis - Happy To Hang Around

2- U2 - Stuck In A Moment

3- Death Cab for Cutie - Marching Bands of Manhattan

4- Lifehouse - Everything

5- Ocean Colour Scene - Hundred Mile High City

6- Travis - Re-Offender

7- Moloko - Indigo

8- Slint - Washer

9- Anna Ternheim - Lovers' Dream

10- Pink Martini - Hang on Little Tomato

16 Kasım 2008 Pazar

Pazar Şarkıları



Uzun bir aradan sonra, tembel bir pazar günü kendimde yazma dermanı ve fikriyatı bulabildim. Epeydir yazamadım. Internetim yoktu, zamanım yoktu, bunlar olduğunda da ilham mı derler yahut neyse, o zıkkımdan yoktu. Yukarıda gördüğünüz ideal bir pazar gününü yansıtan resim, Kırklareli'nin Karadeniz kıyısındaki güzel Kıyıköy kasabasından. Tam da oradan binlerce kilometre mi dersiniz, gavurun hesabıyla mil mi dersiniz, uzaktayken, pineklemek dışında başka birşeyin istenmediği bu pazar gününde, pazar şarkıları dinleyerek zamanı "değerlendiriyorum"...

Pazar Şarkılarına gelelim. Bunlar gerçek anlamda, "literal" pazar şarkıları. Pazarı anlatan şarkılar. Pazarlarda var olan şarkılar. Kimisi bir pazar sabahında, kimisi kanlı bir pazarda, kimisi sakin ve tembel bir pazarda varlar...

1- The Cranberries - Sunday

1993 tarihli "Everybody Else Is Doing It, So Why Can't We?" albümünden bir parça Sunday. Hak ettiği ünü bulamadıysa da, sakin ama melankolik bir pazar gününü, 20'li yaşlarının başındaki Cranberries üyeleri, sözüyle olsun, müziğiyle olsun, bizlere yaşatıyorlar...

"He couldn't find the words,
To say I love you...
He couldn't find the time,
To say I need you...
It wouldn't come out right..."

2- U2 - Sunday Bloody Sunday

Manidar bir şekilde "War" albümünden 1983 tarihli son derece eski ve vakt-i zamanında son derece popüler olan bu şarkı, tarihte pek çok örneği yaşanan bir "Kanlı Pazar" kalıbının 1972'de Kuzey İrlanda'da, İngiliz askerlerinin göstericilere ateş açması üzerine yaşanmış versiyonunu anlatıyor. Sunday Bloody Sunday, gerek verdiği politik mesaj çerçevesinde, gerek müzikal anlamda, ve benim açımdan özel olarak ise, şarkı boyunca süren müthiş bateri ritimleriyle önemli bir "pazar şarkısı"

"And the battle has just begun
There's many lost but tell me who has won"

3- Maroon5- Sunday Morning

Maroon5 kimi zaman gayet güzel işler çıkarabilen bir grup. Şarkılarında çeşitli enstrümanları başarıyla harmanlıyorlar. Sunday Morning adlı eserleri de, piyano, saksafon ve perküsyonun yer yer caza kaçan çok kaliteli birlikteliğiyle ve bunun yanında ferahlatan sözleri ve vokaliyle kesinlikle iç ısıtan kıpır kıpır bir pazar şarkısı...

Dipnot olarak, eğer gerçekten sevdiğiniz bir sevgiliniz, eşiniz vs. varsa daha manidar olduğunu üzülerek belirtmeliyim :)

"That may be all I need
In darkness, she is all I see
Come and rest your bones with me
Drivin' slow on sunday morning
And I never want to leave"

4- Morrissey - Everyday Is Like Sunday

Ne denebilir ki...Ada müziğinin güçlü sesi gibi klişe yapıştırmalarla anlatmaya gerek yok sanırım Morrissey'i... Sıkıntılı bünyeler için birebir giden bir şarkı. Neşeli bir pazar günü için bu şarkıya bulaşmayın. Sevgi pıtırcığıysanız eğer, dinleyin, zaten anlamazsınız pek...İçinde ince ayarlı bir politik/insancıl mesaj barındırsa da, buna değinmeyeceğim, şarkıyı o türlü algılamak istemiyorum. Hem kanlı pazar dedik zaten daha önce, fazlasına gerek yok. Zaten her gün pazar gibi...

"Everyday is like sunday
Win yourself a cheap tray
Share some greased tea with me
Everyday is silent and grey"

5- Blur - Sunday Sunday

Blur çok enteresan bir grup arkadaş. Bu grubu seven çok seviyor, sevmeyen de şarkısını duyunca böğürecek gibi oluyor. Song 2 dışında "genel beğeni" kıstaslarını karşılayan pek bir şarkıları yok. Konu Blur olunca ben aralarda bir fazdayım. İyi şarkısı da var, kötüsü de var sübjektif kriterlerimce. Neyse velhasıl tipik bir pazar anlatımlı bu şarkısı da diğer pek çok şarkılarına benzer bir stilde gidiyor, ve şaheser olmasa da kötü bir şarkı sayılmaz.

"Sunday, sunday here again in tidy attire
You read the colour supplement, the TV guide"

İyi Pazarlar...

18 Ağustos 2008 Pazartesi

Belgrad Bira Festivali

Yine aylardan doğanın bir zırnık yeli, bir ferahlamalık cereyanı bizden esirgediği bu cehennem günlerinde, hemen kuzeyde, sıcağın daha az yaktığı güzel bir memleketin güzel bir şehrinde, o ülkenin ilginç ve farklı insanları, Osmanlı yapımı kalelerinin civarında Bira Festivali'ne hazırlanıyorlar.




Her Ağustos olduğu gibi Belgrad Bira Festivali, Sırbistan'ı olduğu kadar eski Yugoslav ülkelerinden ve farklı farklı birçok ülkeden insanları bir araya topluyor. Beraberce serinlemek, beraberce eğlenmek için... Değişik lezzetleri(lezzet derken, festivalin envai çeşit biraları da dahil, ancak birayla sınırlı değil), hıncahınç kalabalık bir alanda, ama neşeli kalabalığın içinde tadabilmek için...



Geçen yıl 1 gün arayla kaçırdığım bu güzel şölen atmosferi, uçakla 1 saat, uçağa ekonomik durumu yetmeyecekler için gidiş dönüşü 50 küsür euro tutacak trenle ise takriben 24 saat. Güzel ve hareketli Belgrad'ı en coşkulu ve şenlikli anında yakalamak için her sene güzel bir fırsat.

17 Ağustos 2008 Pazar

17 Ağustos 1999...Gafletin Doruğunda...



Doğanın nefretini kusarak insan gafletinin tepesine bindiği gün. İnsan acziyetinin değil...Gafletinin.

Dipten gelen dalganın insanların hayallerini barındırdığı, aslında her biri de hayal malzemelerinden yapılmış kağıttan kaleleri bir üfürükte parça pincik ettiği bir kıssa örneği olarak literatüre düşebilecek olay.

Ben yaşamadim,hissetmedim bile...Yaz gelip bitmeye doğru yaklaşmış, akraba ziyaretleri sezonu da açılmıştı. Anadolu'nun ortasında, bir o kadar da ücra bir köşesi olan Aksaray'daydım evvela. Hani şu Konya-Aksaray, Niğde-Aksaray'larda geçen boynu bükük ilimiz. Oradan Antalya'ya geçmiştik ailemle.

Ancak tam bir gun sonra babaannemin bulunduğu Yalova'ya dogru yola çıkacaktim. Tanri kurtardi bir nevi. Kimse yasamadan kolay kolay bilemez de... Çok dinledim, çok izledim... Bir gece yatip da ertesi gun uyandiginda,deprem alanindaki yikimi televizyonda gordüm. Daha da cocuktum o zamanlar, o zaman dahi hic kolay degildi.

Bir o an düşünün ki, yatağınız bir ileri bir geri gidiyor, hareket edemiyorsunuz, kaçsanız kacamazsınız mihlanmışınız yerinizde.Bir şeyler devriliyor, belki eviniz yıkılıyor, ya da yıkılmasa bile karşınızda yikilan evi izliyorsunuz, alaşağı inişini goruyorsunuz. Yakınlarınızı ariyorsunuz ulaşamıyorsunuz, goçüklerin altindan insanlar bagrıyor kurtarın bizi diye, sesler kesiliyor sonra. İnsanlar doluşuyor arabalara, rafineri cayır cayir yanıyor diye Değirmendere'den oteye geçirmiyorlar, Bursa'ya, Istanbul'a kaçamiyorsunuz, izin yok. herseyi birakip gitmek istiyorsunuz gidemiyorsunuz, o yikimi gormek zorundasınız, yakınlarınızla bir anlığına güç bela bağlantı kurup konuşuyorsunuz, o sirada '' aaa bak karsidaki site yikiliyor simdi'' diyiveriyorsunuz. Yıkılıp da giden icinizdekiler. Bir adam dusunun ki tum yakinlarini,anasini babasini sevdigini arkadaslarini,tumunu birden kaybediyor, işte o an orada kendi de bitiyor, çöküyor. Yillar yili, boyu devrilesice ittakımı tarıma uygun sulak alana bina yapimina, tabanı sulu ovalarin ustune bina yapimi bir yana, sehir kurulmasina izin veriyorlar, rafineri bile kuruyorlar, bini bir para etmez muteahhitler kumdan kale yapar gibi bina yapiyor..ve devletin baskani cikiyor, o donemde uydu telefon gibi bilumum teknolojilerin varligina ragmen, '' felaket bolgesine ulasamiyoruz'' , valilere ulasamiyoruz diyebiliyor. ''devlet baba'' dahi o an kendisini yonetenlerin basiretsizliginden dolayı çaresiz kalabiliyor.Ve göçuk altindan kurtulamayan, sayısı hep azaltılarak gosterilen onbinlerce olunun yaninda, kurtulanlar da halen prefabriklerde sefalet içinde yaşamaya ve psikolojik tedavi gormeye, başkalarının yanlışlarının acısını çekmeye devam ediyorlar.

Dün dolaylı olarak yaşadığımız acıyı, yarın aynı şekilde, belki de daha ağır boyutlarda, biz de yaşayacağız.

Aması maması yok.Değişen birşey yok. Devlet, her zamanki gibi gerekeni yapan kurum olan o öğrendiğimiz, olması gereken devlet değil. Müteahhit, teki tükü hariç adam değil, ama bir yandan da, halk da halk değil...

Değişimi isteyen de yok. İsteyen varsa da de çabalayan bir elin parmaklarınca. Herşey bitti gitti ya, sanki eskinin canlı izleri götümüzün dibinde durmuyormuş gibi, sanki ben eskiden her yaz gittiğim Yalova'daki yazlığıma hala her yaz gidebiliyor, gittiğimde de aynı insanları bulabiliyormuşum gibi, herkes halinden memnun görünüyor.Mezarın altına kafamızı kıpkırmızı bir kiremit delmiş halde yatsak da halimizden memnun öleceğiz...Çok şükür öldük...Kalanların da ne halleri varsa görsün diyerekten...

Med Cezir...


Geçenlerde annemin bahsiyle açıldı ve düştü aklıma. Ben 6 yaşında falan iken, bej Doğan SLX bir arabayla Istanbul'a yapılan bir yolculuk öncesi almışlardı bu kasedi ebeveynlerim. İşte o Doğan SLX'le yapılan o Istanbul yolculuğundan beri o albüm, o her şarkısı güzel olmasından kelli efsaneleşen albüm, benim favorilerimdendir. Her mp3'ü bulunsa da, kasedini arabada bulundururum ki, olur a kafam atar, dinleyebileyim. O zamanlar Beni Bırakın'a bayılırdım. Son kuşlar havalandı dizesini senelerce dolmuşlar havalandı diye anladım. Uçurtma Bayramları ise albümde tek sevmediğim şarkıydı. Yıllar geçti. Yel kayadan toz almadı, aksine daha da tozuttu, ancak temeli sallandırdı. Uçurtma Bayramları albümün en sevdiğim şarkısı oldu...

Sonra güzel şarkıları bulunsa da Levent Yüksel'in, single-albüm tadında aynı tadı ve başarıyı yakalayamadı. En baştan zirveyi bulmak kolay olmasa gerek.

Peki Levent Abi...(Bu samimiyet nerden ileri geliyorsa? Mazur görün o kadarcığı artık)...Demiştin ki bir şarkında...Sana söz yine baharlar gelecek...Sana söz ışık sönmeyecek...Niye kandırdın be abi? Hadi sen söyledin, madem söyledin, kaydında dahi ertesi şarkında Uçurtma Bayramları'nda niye kendinle çeliştin be abi.

Neyse, en nihayetinde bir klasiktir "Med Cezir" albümü...Her sanatçı tarafından ortaya konulamayacak, hiçbir arabanın torpidosundan atılamayacak, dinleme şansına erişmişlerde ayrı tatlar bırakmış bir klasik...

10 Ağustos 2008 Pazar

Hoy Lu Lu





"İsterim benim de acaip isimleri
Hiç duyulmamış zenci arkadaşlarım olsun.
Onlarla Madagaskar limanlarından
Çin'e kadar yolculuk yapmak isterim."

Orhan Veli Kanık

Dipnot :
Bina Resmi : Massawa , Eritre... Atlantis'in yolunun geçtiği, bir parçası olduğuna inanılan eskinin efsanelerinde adı geçen mistik limanlarındandır.

3 Ağustos 2008 Pazar

Ozanlar Diyarının Bir Ulu Ağacından...




Bu diyarlarda ozanların kıymeti bilinir idi. Adları sanları belki yüzyıllarca çivilere çakılı, zihinlere kazılı kalacak olan o ozanların, mesajları, sözleri, imbiklerinden geçirdikleri unutulmaya yüz tutuyor.

Ülkenin ve milletin, hatta cümle cemil dünya kavimlerinin kutbunun 50 bin parçaya ayrıldığı ayrılttırıldığı şu günlerde Aşık Veysel ne de güzel diyor.

Senlik Benlik Nedir Bırak

Allah birdir Peygamber Hak
Rabbül alemindir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyim geldi sırası

Kürtü Türkü ne Çerkezi
Hep Ademin oğlu kızı
Beraberce şehit gazi
Yanlış var mı ve neresi

Kurana bak İncile bak
Dört kitabın dördü de hak
Hakir görüp ırk ayırmak
Hakikatte yüz karası

Binbir ismin birinden tut
Senlik benlik nedir sil at
Tuttuğun yola doğru git
Yoldan çıkıp olma asi

Yezit nedir, ne kızılbaş
Değil miyiz hep bir kardaş
Bizi yakar bizim ataş
Söndürmektir tek çaresi

Kişi ne çeker dilinden
Hem belinden, hem elinden
Hayır ve şer emelinden
Hakikat bunun burası

Şu alemi yaratan bir
Odur külli şeye Kadir
Alevi Sünnilik nedir
Menfaattir var varası

Cümle canlı hep topraktan
Var olmuştur emir Haktan
Rahmet dile sen Allah'tan
Tükenmez rahmet deryası

Veysel sapma sağa sola
Sen Allah'tan birlik dile
İkilikten gelir bela
Dava insanlık davası…

Gecenin Menüsü - 3



1- Bic Runga - Sway

2- R.E.M. - Nightswimming

3- The Architects feat. NaNa - Bodygroove

4- Tom Waits - The Piano Has Been Drinking

5- Lenny Kravitz - Are You Gonna Go My Way?

6- The Cardigans - And Then You Kissed Me (Part II)

7- The Pixies - Where Is My Mind

8- Natalie Imbruglia - Wishing I Was There

9- Queen - Another One Bites The Dust

10- Selda Bağcan - Ziller ve İpler

Uzunca bir aradan sonra..."Zilleri taktı çıkı çıkı yaptı" diye bitirmek güzel oldu.

20 Temmuz 2008 Pazar

Gayrı Gider Oldum



Bir süreliğine, eyvallah.

17 Temmuz 2008 Perşembe

Başka Başka Yerler





Genelde ilk hedefimiz garbın ucudur. Birşeyler biriktirdik mi çıkış kararı aldık mı, Londra'dır, New York'tur, Paris'tir, Roma'dır ilk hedef...

Burnumuzun dibinde farklı, apayrı yerler var. Bize doğal olarak her anlamda daha yakın yerler. Farklı şehirler, farklı coğrafyalar...

Dünya çevresinde kendi tecrübelerimden üç beş birşey biriktirmeye çalıştım. Bunu buraya yazıya dökeceğim ki, unutmayayım, bir yandan da paylaşmış olayım.

Başka Başka Yerler!

Gong'u çal evladım, Hüsnü yerleri temizle, Ali Osman sen de şunları götür.

16 Temmuz 2008 Çarşamba

Türk Televizyonlarının En Bayat Kişilikleri - 1



Türk televizyonlarının en bayat adamları serisini açıyoruz.

Bu seride ilk olarak, Türk televizyonlarının şüphesiz en bayat adamı olan bir zat-ı muhteremi inceleyecek, anacak, anma değil bu yok, anımsayacağız.

Evet, resimden tanıdınız. Daha şişmanı bir adama nadir rastlarsınız zaten "showbiz" içinde. Adam yıllarca da bunun ekmeğini yedi, şirinlik verdiğini mi sandılar bu tontonluğun neyse.

Aslında çok küçümsedik. Bazı skeçleri ilk çıktığında, ama sadece ilk bölümünde, kısa sürede zincirleme hale gelip baymak ve esprileri bayatlamak üzere, güldürebiliyordu. "Reyting Hamdi" olarak başladı; Sergen ve Alpay'ın peşinde "reyting, reyting" diye her bölüm dolandığı skeçle başlayan macerası, sibop-palyaço laflarından, ossuruk ve tokat efektlerinden her bölüm tekrarlanan rezalet bir aranjmanla "Gazman", delikanlı kız konseptinin de suyunu çıkaran "Yarmagül" gibi birbirinden rezil karakterleri senelerce kendisi kadar bayatlamaya yüz tutan Cengiz Küçükayvaz, karısı, Çıtır Kız(Baharat Kız da olabilir) Melda, Necmi Yapıcı gibi isimlerden oluşan kumpanyasıyla oynadı.

Reyting Hamdi skeçlerinin sürekli zaman diliminde düzenli olarak hitap ettiği IQ kitlesi genelde 60-85, veya 180-200 olmakla beraber, yaş grubu olarak bu endeks 6-12'de kalmaktaydı.

Sonrasında dahi "Cino" gibi birbirinden gudik yapımlarla kariyerini sürdürdü. Dileğimiz çoluğunu çocuğunu alıp bir tatil yöresine, yahut Azerbaycan olur, Fransa olur, İran olur, başka başka ülkelerde başka başka insanları güldürsün, bizim akıllı kanallardan birisi kendisini ekranlara geri döndürmeye kalkışmadan...

Biraz haksızlık ediyormuşum gibi geliyor. Zaman zaman komik anları da olmuştur belki, külliyata birşeyler katmıştır. Güldürdüğü neşelendirdiği skeçleri vardır. Ancak senelerce sürdürdü aynı cins esprileri, tiplemeleri, skeçleri. Sonunda da haliyle baydı, bayatladı ve miadını doldurdu.

Reyting Hamdi, güzel zamanları olmasına rağmen bayatlık skalasında üst sıralara oynar.

6 Temmuz 2008 Pazar

The Final Cut



2000'li yıllarda gördüğüm, fazla duyulmamış, fazla uğultu yaratmamış en güzel filmlerden biri 2004 yapımlı Robin Williams'ın "The Final Cut"'ı...

Ya hayatınız bir mikroçip tarafından an be an kaydedilseydi...

Robin Williams, ölülerin mikroçipleriyle oynayıp onlardan belli anları kaydeden ve mezarlara koyan bir "cutter"'ı oynuyor.

Filmin sonu, zeka dolu ve şok edici bir şekilde bitiyor.

Amerikalılar gibi biz de diyelim, "Two Thumbs Up!"

5 Temmuz 2008 Cumartesi

En Gaz Şarkı Girişleri



Güzel şarkılar pek çoktur, ancak giriş kısımlarını ilk duyduğunuzda canlıların ortak özelliklerinden olan irkilme hissini en yoğun şekilde yaşatan ve de "hasktr ulan" tadını yaşatan şarkılar bu güzel şarkıların sadece bir kısmıdır. Kendi bakış açımdan bu şarkıların kendimce Top 10'u şu şekildedir(Ağır metalden çok hazzetmediğimi ve birkaç beğendiğim şarkı dışında pek burada hesaba katmadığımı da dile getirirsem listenin sübjektifliği daha iyi anlaşılabilir sanırım, çünkü bu tipte herkes bangır bangır giriyor zaten, bir şekilde önce gaza, sonra pogoya gelmeyeni pogo olmaksızın dövüyolar) :

1- Klint - Diamond (Snatch OST)

Yukarıdaki resimde gördüğünüz albümden. Baslar, ziller, melodi geçişleri..Bu işin şahıdır.

2- Muse - Stockholm Syndrome

Muse'u sevdiğim söylenemez, ama bu şarkıyı ilk duyduğum gün, şarkının ilk 10 saniyesinde suratımda "höst" efekti oluştuğunu net hatırlıyorum.

3- Barry White - Shaft Theme

"Çıkıtıdı" efektini hayatıma sokan şarkı...Ziller başlar "çıkıtıdı" efektiyle, sonra inceden bas girer, akabinde funk gitar, sonra ilk piyano vuruşu...Hoh!

4- R.E.M. - Orange Crush

R.E.M'in klasik üstün nitelikli davul-bas başlangıcı ve arkadan giren gitarla nefis bir açılış...Şarkı, napalm bombalarıyla ilgili, turuncu(siz oranj da diyebilirsiniz :/) da napalm'ın alev aldığında oluşan renk.

5- Prodigy - Breathe

Bu şarkının girişiyle coşmamış bir rocksever, hatta yabancı müzik dinleyen herhangi bir nefer olduğunu zannetmiyorum.

6- Radiohead - Idioteque

Radiohead'in elektroniğe sarmaya başladığı ilk yıllardan, elektronik ve perküsyonun üstün kullanımıyla üretilmiş bir giriş.

7- Oasis - Fuckin' In The Bushes

O da Snatch film müziğinden, arada bir çatlayarak gelen "I love it" dışında sözsüz bir parça, ancak bateri girişi, ve devamındaki oynak gitar riffleriyle bir başka klasik.

8- Sepultura - Roots Bloody Roots

Ağır metal grubundan koyabileceğim tek istisna, gerilimli bir hava yaratan bir giriş, sonra sanki aynı enstrümanmış gibi simetrik giden gitar ve davul. Ve solistin "ROOOOOOOOTS" diye giriş anı...

9- Basement Jaxx - Red Alert

Vakt-i zamanında MTV izleyenler bu şarkıyı bilmese de girişini yıllarca duydular..YOVYOVYOVYOYOVYOYOV korodan sonra efektlerle süslü bir giriş.

10- The Verve - Bittersweet Symphony

Daha "tatlı-sert" ve mahzun ama umutlu bir gaz giriş sözkonusu gibime gelir hep...

Oskar Von Hutier



Tarih her zaman herkesi kolay kolay yazmaz. Kimi zaman da, ya yazdığını abartır, yahut da yazdığına hakettiği değeri vermez. General Oskar Von Hutier (1857-1934) de tarihin yeterince yazmadığı büyük askeri dehalardan birisi.

Hatta kendisini 20. yüzyılın en iyi kumandanlarından, en büyük askeri dehalarından biri olarak nitelesek, yanlış yapmış sayılmayız.

1. Dünya Savaşı esnasında Alman Orduları'nda bir komutandı Hutier. Ve, tarihin cilvesidir ki, daha evvel bölük komutanlığı yapan ve başarılı olan böylesi bir adamın, kendisine Doğu Cephesi'nde 10. Ordu kumandası verilerek tarih sahnesine çıkması, savaşın başlangıcının 3 yıl sonrasını, 1917 yılını bulmuştur.

Yüksek askeri dehasının ve sistemli çalışmasının sonucu geliştirdiği askeri taktikler, "Infiltrasyon Taktikleri", "Büyük Savaş"'ın en başarılı sonuçlarından birkaçını vermiştir. Doğu Cephesi'nde, kumanda almadan önce de zaten kısmen uygulamakta olduğu bu taktikleri, kumandayı alınca, uzun süredir kırılamayan Riga Kuşatmasını sonlandırarak, "Riga Fatihi" unvanını almış ve bunun yanısıra, yine askeri harp tarihinde ilklerden birini gerçekleştirerek, Baltık'taki Rus adalarına amfibik saldırıda bulunarak bu adaları da ele geçirmiştir askerleriyle.

Akabinde İtalya Cephesi'ne yönlendirerek, Merkezi Güçler'in İtalyan kuvvetlerini parça pincik ettiği ve sadece esir sayısının 300.000 olduğu Caporetto Taarruzunu, veya İtalya açısından, bozgununu yönetmiştir. Sonra Fransa Cephesi'nde, kuzeni Ludendorff'un Bahar Taarruzları'nda, diğer taarruzlardaki gibi yine kendi master alanı olan infiltrasyon taktikleriyle, Almanya son kurşunlarını atarken, Fransız hatlarını delen, ve burada gedik açan tek komutan olmuştur. Bugün hala konuyla ilgili tarihçiler ve askerler arasında, Hutier'in açtığı gedikten Alman Orduları'nın içeri girerek Müttefik Orduları'nı sarma ihtimali halinde neler olmuş olabileceği konuşulagelir.

Bu "İnfiltrasyon" Taktiği ne midir?

Hutier'in savaş tecrübeleri, diğer ordular üzerine incelemeleri, ve bunları bir imbikten geçirmesi sonucu oluşturulmuş bu taktikler, aşama aşama zafer için tasarlanmıştır; savaş alanlarında ve askeri doktrinlerde, Ateş gücü ve Şok/Sürpriz unsuru ekollerinin erken dönem en önemli uygulamasıdır. Yani, o döneme kadar asker sayısı ve planlı ilerleme üzerine kurulu askeri doktrinler yerine, Hutier, kendi taktiklerini kısa dönemde şok ve sürpriz yaratarak, yüksek ateş gücü kullanımıyla düşman hatlarının delinmesini öngörmüştür, ve harpte bir milat yaratmıştır. Basit bir anlatımla, Şok gaz saldırısıyla destekli kısa ancak yoğun bir topçu bombardımanı ile başlayan saldırı, makinalı tüfekler, havanlar, el bombaları gibi hasar gücü yüksek silahlarla donatılmış "Yıldırım Orduları"(Sturmtruppen) askerlerinin, zaten bombardımana ve gaza maruz kalarak zayiat vermiş ve karışıklığa düşmüş düşmanın üzerine, düşmanın önceden tespit edilmiş zayıf noktalarından saldırarak, darbeyi maksimuma çıkarırlar, ve geriden gelen piyade birlikleri, önden yaratılan karmaşa ve zayiattan faydalanarak, ilerleme katederler.

Tarih sayfalarının yeterince anmadığı bir diğer kumandan da Paul von Lettow-Vorbeck'tir. Afrika'nın Yenilmez Gerillası Lettow-Vorbeck de bambaşka bir yazının konusudur.

4 Temmuz 2008 Cuma

" Non Pasaran ! "



Yukarıdaki resimde görmüş olduğunuz şehir ve çevresi, insanoğlunun kan tarlasıdır. Verdun'dan bahsediyoruz. Günümüzde Fransa'nın doğusunda ufak bir şehir. 1916 yılında, yine Fransa'nın doğusunda, Alsace-Lorraine'in Alman egemenliğinde olduğu dönemde Alman sınırına yakın 600.000 kişinin mezarı, 1 milyondan fazla adamın vücüdunda kalıcı yaralar bırakan, ve daha kat be kat fazla milyonların belleğinde ise ağır hasarlar bırakan yer.

İnsanoğlunun vahşileştiği ahir zamanların en vahşi görüntüsü. Başka hiçbir tekil savaş alanında, böylesine bir kıyım, iki grup insanın birbirini kestiği bir dehşet tablosu yaşanmadı. Kelimeler hafif kalacaktır bu cehennemi anlatabilmek için, zira "insani" değerler olarak adlandırılan ancak sadece "ideal insan"ı yansıtan değerlerin tuzla buz olduğu yerdir Verdun.

Günlerle hesap edilemeyecek kadar uzun süre boyunca susmaksızın gürleyen 600 küsür Alman ağır topçusu, şehrin içinde top ateşinde ve sıcak savaşta peynir ekmek gibi tükenen Fransız ihtiyat taburları, şehre bir daha dönmemecesine oluk oluk akan Alman tugayları ile 1 yıl süren bir katliam tablosu.

"NON PASARAN !" ise Verdun'a dair, "Geçit Yok!" anlamlı, kiminin Yüzüklerin Efendisi'nde grup Moria'da Balrog'a yakalanınca Gandalf'tan, kiminin de "Çanakkale Geçilmez"'den benzerlerini duymuş olduğu Fransız kahramanlık öykülerinin bir parçası savaş sloganıdır. Gerçekten de onca yığınağa, o güne dek tarihin gördüğü en korkutucu saldırılara rağmen Verdun geçilemedi. Ölenin yerine yenisi konuldu. Ve sonunda Verdun tarihçilerce, siper savaşının yarattığı kasaplık faaliyetinin en hazin örneği olarak sunuldu.

Verdun'un muzaffer komutanının hikayesi ise ayrı bir ironi konusudur. Bu hikayeyi yarına saklayacağım.

1 Temmuz 2008 Salı

Uçak Gemileri

Denizlerin fatihi muazzam yaratıklar, Uçak Gemileri...Bize ve askeriye/donanmamıza ancak Boğazlar'dan geçen eski bir Varyag(Çin tarafından satın alınarak götürülen ve kumarhaneye çevrilen eski Sovyet dönemi bir Ukrayna uçak gemisi) kadar yakın olabildiler. Ancak hava kuvvetleri maksimum öneme ve kapasiteye sahip olduğundan beri, yani bu da İkinci Dünya Savaşı yıllarına tekabül ediyor, denizlerin Şehinşah'ı kesinlikle bunlardır. Ne savaş gemileri, ne filolar, ne üç beş fırkateyn, kruvazör, destroyer bir arada bunlara karşı durabilir.

Japon Donanması'nın Alman sömürgesi Tsingtao'yu bombardımanı ve HMS Ark Royal ile başladı Birinci Dünya Harbi esnasında herşey. Ancak uçak teknolojisi henüz emekleme aşamasında olduğu için, bu dönemde kullanımı kısıtlı oldu.

Havada vızıldayanların sayısının, hızının, gücünün, dayanıklılığının ve bombardıman kapasitesinin artmasıyla beraber, uçak gemileri de denizlerin üzerindeki hanedanlarını kurmaya başladılar.

Sabit düşünceli donanmacılar ve deniz kurmayları, halen belli kalıplara takılı haldeydiler. Savaş gemileri, kruvazör ve destroyerlerle, yüksek ateş gücü ve manevra kabiliyeti ile denizlerde hakimiyetin elde edilebileceğini düşünürken, diğer yandan başka bir ekol de sinsi denizaltı savaşı konusunda uzmandı. Kimse tam olarak görebilmiş değildi uçak gemilerinin nelere kadir olduğunu. Kimse anlayabilmiş değildi torpido ve donanma bombardıman uçaklarının yaratabileceği tehlikelerin. Yine donanmalar uçak gemisi yapımını sürdürmüş ve bu konuda mesafe kat etmiş, bu gemileri kullanmış ise de, tam olarak haşmetlerinin idrakı zaman alacaktı.

Ta ki İkinci Dünya Savaşı'nın iki ayrı donanmasınca yapılan birkaç taarruzun devasa ve yıkıcı sonuçları görülene dek sürecekti bu idrak süreci...

Evvela, Britanya Akdeniz Filosu'nun uçak gemisi HMS Illustrious'un, ufak destek kuvveti dışında neredeyse tek başına, İtalyan donanmasının mevzilendiği Taranto'ya verdiği baskın çekti dikkatleri. HMS Illustrious'tan kalkan uçaklar, İtalyan donanmasının Caio Duilio da dahil onbinlerce tonluk en büyük gemilerini parça pincik ederken, Akdeniz için önemli bir güç olan İtalyan donanması tek taarruzda daha savaşın ilk yıllarında önemli ölçüde gücünü yitiriyordu.

Fakat sonra avlanan İngilizler oldu. Limanlarından çıktıktan bir süre sonra Japon uçak gemilerinden kalkan torpido bombardıman uçaklarının hücumuna hedef olan iki büyük İngiliz gemisi(Biri savaş gemişi, biri kruvazör), HMS Prince of Wales ve HMS Repulse, Japon Zeroları'nca birkaç on dakika içinde sulara gömüldü.

Bir yandan da muazzam Pearl Harbor saldırısının, Amerika'nın Pasifik donanmasına gizli gizli uçak gemileriyle yaklaşarak büyük ölçüde hasar verip, Japonlar'ın Pasifik'te yayılmasının sebebi de uçak gemileriydi.

İkinci Büyük Harp, ama en büyük harp, Amerikan, İngiliz, Japon uçak gemilerinin gövde gösterilerine sahip oldu ve sonraki safhalarda özellikle Japonlar, uçak gemilerini kaybetmelerinin cezasını Pasifik kontrolünü derece derece kaybetmekle ödediler.

Harpten sonra da bu gemiler, etkisini sürdürdü ve sayıları artırıldı. Falkland Savaşı, 1. ve 2. Körfez Savaşları gibi pek çok misyonda görev aldılar denizlerin kraliçeleri.

Ne Oldu Onlara - 4



Birincisini az buçuk hatırlar gibiyiz. Çünkü onu biraz sevmiştik. İkincisininse anca şeytan gördü yüzünü.
Kimler mi bunlar? Evet, biliyorsunuz, biliyoruz...Fatih Terim'in o meşhur basın toplantısında, müthiş İtalyan aksaniyle, Feliipıe ve Fabbiio Piintoo şeklinde cakalı cakalı telaffuz ettiği iki oyuncu. Felipe Jorge Loureiro ve Fabio Pinto. Galatasaray'ın 2002 yılında, çalkantılı mali sıkıntılarla dolu yıllardan sonra gelen aptal transferler dalgasının ilk iki üyesi, fahri başkanları, onur konukları.
Aslında sevmiştik Felipe'yi...Felipe-Arif ikilisi, Felipe'nin asistleri, teknik ve göze hoş gelen bol çalımlı halı saha futbolu. Bir o kadar da bencilliği ve tembelliği vardı ama. Ne koşar ne pres yapardı da, öyle bir adamdı, ne beklentilerle alınmıştı ki sanki? Sol kanattı Brezilya'da, geldi göbeğe monte ettiler. Birşeyler yapmaya çalıştıysa da, medyasıydı, Terim'in kişisel cinslikleriydi, göz göre göre gitti verilen bonservis bedeli de alınamadan. Bir ara sonradan yine parladı aslında, Brezilya milli takımında 2004'te Copa America'yı kazanan kadrodaydı, aktif olarak oynamasa bile. Ülkesinde dahi kırmızı kartlardan, cezalardan başını alamayan asi çocuk şimdi Katar'da Al Sadd takımında bedevilerle şeyhlerle göbek atıyor.
Fabio Pinto ise apayrı bir hikaye. Brezilya U-17 yıldızı, gol kralı, Sven Goran Eriksson'un geleceğin Top 10'i arasında Ronaldinho türevi adamlarla beraber gösterdiği, kimseciklerin keşfedemeyip de Galatasaray'ın keşfettiği(!) beceriksiz adam. En son haber, kendisinin Özbek Ligi'ne transfer olduğu yolunda. Aman diyim kımızı fazla kaçırmasın...Carrusca'nın ön modeli.
Halbuki Terim ne diyordu o meş'um basın toplantısında binbir çalımla: "Felipe'yi Fiorentina'dayken istedik, olmadı, Roma 15 milyon Euro verdi, pasaport problemi yüzünden olmadı vs. vs., Fabio Pinto ise çok başarılı, şöyle böyle yetenekli bir arkadaşımız..."
Bizden de ancak bu kadar "yetenek avcısı" çıkar

Ikarus


Ikarus'un hayali güneşe uçmaktı. Balmumundan kanatlarıyla Güneş'e yöneldi, ve düştü...
Siz hayalleriniz için neleri göze alabilirsiniz?

EURO 2008 - Mutlu Son ve En İyiler

Malumunuz yazın neşe kaynağımız olan turnuva bitti.Hakikaten de pozitif ve hücuma yönelik, bol paslı, bol varyasyonlu, yetenekleri öne çıkaran, göze hoş gelen futbolun üst düzey olduğu ve kazandığı, 2004 Grek ekolünü takip etmekte direnen bir kısım adi takımın ve Catenaccio'cuların defansif adetlere gün be gün daha çok bürünen Fransa'nın yıkık dökük ayrıldığı turnuvanın en iyi oyuncusu Xavi seçildi. Turnuvanın en iyi 23'ü ise UEFA tarafından, gruplarda elenen takımlar dikkate alınmayarak şu şekilde belirlendi:

Kaleci: Gianluigi BUFFON, Iker CASILLAS, Edwin VAN DER SAR

Savunma: José BOSINGWA, Philipp LAHM, Carlos MARCHENA, PEPE, Carles PUYOL, Yury ZHIRKOV
Orta Saha: Hamit ALTINTOP, Luka MODRIC, Marcos SENNA, XAVI, Konstantin ZYRYANOV, Michael BALLACK, Cesc FABREGAS, Andrés INIESTA, Lukas PODOLSKI, Wesley SNEIJDER
Forvet:Andrey ARSHAVIN, Roman PAVLYUCHENKO, Fernando TORRES, David VILLA

UEFA kanımca yine kısmen doğru bir liste yaparken, bazı açılardan da popülist yaklaşım belirlemiş. Fabregas mesela o listede olmak için ne yaptı? Daha hak eden futbolcular vardı sanki. Ramos'un olmaması tam facia. İlla Hırvat koyacaksanız Modric'in yerine Corluka giderdi.

Turnuvanın her maçını izleyen bir futbolsever olarak benim 11'im, hatta 23'üm şu şekildedir (Diğer blogcularla, futbolseverlerle epey örtüşmekte, zira aklın yolu bir):

Altın 11: Van Der Sar - Zhirkov, Puyol, Chiellini, Sergio Ramos- Senna, Xavi, Sneijder, Schweinsteiger - David Villa, Pavlyuchenko

Pavlyuchenko, her ne kadar zaman zaman fena kazmalaşsa da burada olmayı, maç boyu azmiyle, rakip defansları zorlamasıyla, her yönden müthiş şutlar çekebilmesiyle burada olmayı hak ediyor. Van Der Sar, yaptığı kritik kurtarışlarla, diğerlerine nazaran burada olmayı daha çok hak ediyor.. Chiellini, ilk maçtaki İtalyan defans sanatı faciasından sonra canavar gibi oynadı. Sergio Ramos, sağdan bindirmeleriyle olsun, muhteşem kademesiyle olsun en önde. Senna'yı anlatmaya gerek var mı bilmiyorum. Zaten Avrupa'da bir yıldız statüsünde olan Sneijder için ise efsaneleşme turnuvası oldu, ama erken bitti. Schweinsteiger kırmızı kartını ise nakavt turları performansıyla gani gani affettirdi, ancak ilk iki maç kayıpları oynamasaydı o da herhangi 11'in garanti adamıydı. Almanya'nın yıldız eksiği diyin durun daha. Arshavin'i ise buraya koyamayacağım. Tek maçla kral olunsaydı belki. Hollanda maçındaki muazzam performansı tartışılmaz ama yarı finalde bitikti ve ilk iki maçta oynamadı bile.

Altın 23'üm de şu şekildedir:

Kale : Edwin Van Der Sar, Gianluigi Buffon, Igor Akinfeev

Defans: Yury Zhirkov, Carles Puyol, Giorgio Chiellini, Sergio Ramos, Vedran Corluka, Giovanni Van Bronckhorst

Orta Saha: Xavi, Bastian Schweinsteiger, Andres Iniesta, David Silva, Marcos Senna, Wesley Sneijder, Hamit Altıntop, Arda Turan, Konstantin Zyryanov, Lukas Podolski

Forvet: Roman Pavlyuchenko, David Villa, Martin Harnik, Semih Şentürk

Kimi -zaten üst düzey olan- kalecilerin üstün performans gösterdiği bir turnuva oldu. Kimininse diplere vurduğu. Yukardaki 23'e koymadığım Iker Casillas'ı diğerlerine oranla fazla rahat bir turnuva geçirdiği için oraya layık göremedim. Yoksa kesinlikle başarılıydı. Bunun yanısıra grup maçlarında Polonya'nın Celtic'te oynayan kalecisi Artur Boruc'un, hele hele Avusturya maçındaki performansını gözardı etmemek gerek. Bunun yanında Volkan-Rüştü ikilimizin ve Petr Cech'in, yani A grubu kalecilerinin diplerde gezindiği bir turnuva oldu.

Bazı isimler özellikle çok çalıştı ve iyi işler yaptılar. Özellikle Zyryanov Rusya'da çalışkan ve üretken futboluyla çok iş yaptı. Ömer Üründül'ün de "bu çocuğa oynayın" diye yanıp bittiği Werder Bremen'in Avusturyalısı Martin Harnik sağ kanatın ileri ucunda teknik kapasitesiyle ve çabasıyla rakip kalelere gol atamasa da epey bir bela oldu rakip defanslara. Arda, yetenekleriyle genç bir lider ve ateşleyici hüviyetindeydi.

Dikkatlerden bir nebze kaçmış olan en önemli isimlerden birisi de Vedran Corluka. Manchester City'de oynayan bu müthiş savunma oyuncusu, hem sağda hem merkezde oynuyor ve hem defansif, hem ofansif güçleri yüksek bir oyuncu.

Hollanda'nın hikayesi ise en büyük hayal kırıklığı. Son yıllarda Arjantin-İspanya-Hollanda üçlüsünün turnuva hayal kırıklıkları perdesinde İspanya sonunda mutlu sona ulaşırken Hollanda en şaşırtan bir şekilde elendi. Hele o grup maçlarından sonra. Van Bronckhorst, Van Der Sar ve Sneijder sivrilen isimler. Grup maçlarında aksamayan Hollanda defansının kilitlerini Rusya açtı..Van Bronckhorst ise grup maçlarının iyilerindendi ve çizgiden gollük top çıkardıktan sonra 75 metre depar atıp gol asisti yaptığı pozisyon uzun yıllar hatırlanacak...

Bir diğer hazin vaka ise Portekiz'di. Ronaldo ve Simao Deco'ya iştirak edemeyince, önde de bitirici bir isim olmayınca, defans da yitip gidince Portekiz muvaffak olamadı çeyrek finalde. Bosingwa, 2006'ya göre epey kötü oynayan ve ofansif olarak hala iyiyken defansif yönleri gün be gün zayıflar görünen Lahm'a bindirip durduysa da olmadı.

Hayırlı olsun vatana millete aleme..