Güneşin Zaptı Yakın

Transandantal Dervişler Ocağı'na hoşgeldiniz!
Ekmeğinizi, suyunuzu alın.!
Ve dönmeye başlayın...

Ocağın Temel Kelamı

"Hayat, koordinatları belli olmayan bir alan üzerinde kopartılan patırtıdır; evren ise sara hastalığına tutulmuş geometri..." Cioran

20 Temmuz 2008 Pazar

Gayrı Gider Oldum



Bir süreliğine, eyvallah.

17 Temmuz 2008 Perşembe

Başka Başka Yerler





Genelde ilk hedefimiz garbın ucudur. Birşeyler biriktirdik mi çıkış kararı aldık mı, Londra'dır, New York'tur, Paris'tir, Roma'dır ilk hedef...

Burnumuzun dibinde farklı, apayrı yerler var. Bize doğal olarak her anlamda daha yakın yerler. Farklı şehirler, farklı coğrafyalar...

Dünya çevresinde kendi tecrübelerimden üç beş birşey biriktirmeye çalıştım. Bunu buraya yazıya dökeceğim ki, unutmayayım, bir yandan da paylaşmış olayım.

Başka Başka Yerler!

Gong'u çal evladım, Hüsnü yerleri temizle, Ali Osman sen de şunları götür.

16 Temmuz 2008 Çarşamba

Türk Televizyonlarının En Bayat Kişilikleri - 1



Türk televizyonlarının en bayat adamları serisini açıyoruz.

Bu seride ilk olarak, Türk televizyonlarının şüphesiz en bayat adamı olan bir zat-ı muhteremi inceleyecek, anacak, anma değil bu yok, anımsayacağız.

Evet, resimden tanıdınız. Daha şişmanı bir adama nadir rastlarsınız zaten "showbiz" içinde. Adam yıllarca da bunun ekmeğini yedi, şirinlik verdiğini mi sandılar bu tontonluğun neyse.

Aslında çok küçümsedik. Bazı skeçleri ilk çıktığında, ama sadece ilk bölümünde, kısa sürede zincirleme hale gelip baymak ve esprileri bayatlamak üzere, güldürebiliyordu. "Reyting Hamdi" olarak başladı; Sergen ve Alpay'ın peşinde "reyting, reyting" diye her bölüm dolandığı skeçle başlayan macerası, sibop-palyaço laflarından, ossuruk ve tokat efektlerinden her bölüm tekrarlanan rezalet bir aranjmanla "Gazman", delikanlı kız konseptinin de suyunu çıkaran "Yarmagül" gibi birbirinden rezil karakterleri senelerce kendisi kadar bayatlamaya yüz tutan Cengiz Küçükayvaz, karısı, Çıtır Kız(Baharat Kız da olabilir) Melda, Necmi Yapıcı gibi isimlerden oluşan kumpanyasıyla oynadı.

Reyting Hamdi skeçlerinin sürekli zaman diliminde düzenli olarak hitap ettiği IQ kitlesi genelde 60-85, veya 180-200 olmakla beraber, yaş grubu olarak bu endeks 6-12'de kalmaktaydı.

Sonrasında dahi "Cino" gibi birbirinden gudik yapımlarla kariyerini sürdürdü. Dileğimiz çoluğunu çocuğunu alıp bir tatil yöresine, yahut Azerbaycan olur, Fransa olur, İran olur, başka başka ülkelerde başka başka insanları güldürsün, bizim akıllı kanallardan birisi kendisini ekranlara geri döndürmeye kalkışmadan...

Biraz haksızlık ediyormuşum gibi geliyor. Zaman zaman komik anları da olmuştur belki, külliyata birşeyler katmıştır. Güldürdüğü neşelendirdiği skeçleri vardır. Ancak senelerce sürdürdü aynı cins esprileri, tiplemeleri, skeçleri. Sonunda da haliyle baydı, bayatladı ve miadını doldurdu.

Reyting Hamdi, güzel zamanları olmasına rağmen bayatlık skalasında üst sıralara oynar.

15 Temmuz 2008 Salı

Nasıl Bir Ülkeyiz?

Amerikalı bir arkadaşım geçenlerde Türkiye'ye geldi.

Avusturya'da bir süre değişimle okuyan bu arkadaşım otobüsle tüm Balkanlar'ı dolaşıp, belli yerlerde toplam 1.5 ay kalıp en sonunda Türkiye'ye ulaştı. Ve Türkiye'nin bir kısmını dolaşacak. En azından dolaşmak istiyor. Tabi sağ kalabilirse.

İstanbul'a geldiğinin 3. saatinde, bir barda otururken, hem Almanca hem İngilizce konuşan bir adam geliyor ve sohbete başlıyor. E haliyle yalnız bir turist olarak dolaşan ve sıcak kanlı bir insan olan arkadaşım da sohbet ediyor. Sonra adam mekan değiştirmeyi öneriyor. Mekan değişiyor, Taksim'de İstiklal Caddesi'nin hemen yanındaki bir bara giriyorlar. Bir bira içiyor. Olaylar gelişiyor. Yanına 2 tane "eskort kız" tipli kadın geliyor, adamla otururken, kendisi hiç istemeden. Arkadaşım seziyor buranın pis bir yer olduğunu ve sonra çıkmaya çalışıyor. Bırakmıyorlar. Kadınlar şampanya içti, onu ödeyeceksin, herkesin hesabını vereceksin diye kendi 1 bira içmesine rağmen 600 YTL hesabı dayıyorlar. Bodyguardlar, mekan müdürü, garsonlar tepesine biniyor, fiziksel olarak cebinden para alıyor, hatta cüzdanına dahi yelteniyorlar. 170 YTL yeni değiştirdiği para var cebinde. Onu veriyor, ve daha fazlasını alırlar, cüzdanımı alırlar korkusuyla hamle de yapamıyor, sonra bırakıyorlar o parayı tokatlayıp, Kabataş'a kadar koşarak gidiyor korkudan.

Aynı arkadaş başına ertesi gün bir taksiye biniyor. Gece geç saatlerde benim de olduğum bir eğlence sonrası Tophane'den çıkılıyor. Önce yürüyeceğim diyor ancak Galata Köprüsü "bakım-onarım" nedeniyle kapalı. Çok güzel! Atatürk Köprüsü de gemi geçiyor diye kapalı. Taksiye biniyor, ve bir noktada taksici nasıl birşey yapıyorsa 60 YTL saplıyor.

Geçim derdinden şikayet eden insanlarımız var, örneğin her taksici. Ey taksici kardeşim, hani din konusuna girsek en ağır Müslüman olan taksici kardeşim...Yabancı gelsin de kazıklayalım diyen, kimi zaman "arkada turist bekliyordu ya tüh niye bindin ki" diyen taksici kardeşim. Sen o adamın hakkını yiyorsun, seninki yendiğinde küfredebiliyorsun. Ne hakla düşündün mü güzel kardeşim?

Balkanlar'ı hor görür, fakir ülkeler, adi ülkeler, düzen hile hurdanın bini bir para orda, hiç bir numarası yok diye de aşağılarız. Peki neden bu gezginlerin başına böyle olaylar tepeden baktığımız Balkanlar'da, hatta Arap ülkelerinde bile gelmezken, Türkiye'de gelir?

Önceden bireysel bir olay gibi bakardım bu tip şeylere, mesela öldürülen "Gelin" Bacca konusunda da bu tutumdaydım.Herkesin başına her yerde gelebilir derdim; ama bazı yerlerde daha çok geliyor sanki.

Nasıl bir ülkeyiz?

9 Temmuz 2008 Çarşamba

Laf Milliyetçiliği, Gösteriş Hayırseverliği, İsraf İcraatçılığı

Üç ayrı başlık herbiri aslında..Birbirinden bağımsız. Birbiriyle bir o kadar da iç içe. Genel savlar her biri, kaide bozmaz (üstelik çok da üst düzeyde) istisnaları olan.

Milliyetçiyiz. Laf milliyetçisiyiz.

Memleketimizi ne kadar çok sevdiğimizden dem vururuz. Onun için savaşacağımızı, çalışacağımızı, icab ederse öleceğimizi, "X" olacağımızı söyler dururuz. Milyonlarımız...Hepimiz ülkemizi çok da severiz. Mesela Avrupalılar'ın ülkelerini bizim kadar sevmediğini, sevemeyeceğini sanırız. En ulu sevgi içimizdedir. Cebimiz dolduğu ölçüde, dibimiz rahata erdiği sürece bayılırız buralara. Ülke için slogan atarız, benim şu an yaptığım gibi name yaparız, başka da bir halt etmeyiz. Ülkesini sevmediğini sandıklarımız, çalışkanlıklarıyla ülkelerine faydalı olurken, biz ocaklarda nutuk dinler, kahvelerde meyhanelerde vatan kurtarır, kameraların karşısında veya televizyonlarımızın başında hislenir de hisleniriz.

"Neler yapmadık şu vatan için, kimimiz öldük, kimimiz nutuk çektik" der Orhan Veli. Neler yapmayız ki şu vatan için...

Hayırseveriz. Gösteriş hayırseveriyiz.

Hanlar, hamamlar, camiler, okullar, çeşmeler yaptırırız. İsmin orada çakılı dursun da dünyada adım kalsın diye. Çocuklar okusun, insanlar su içsin de isteriz, de o işin ikinci planıdır. Neden sanarsınız ki, 60-70'inden önce bunları yaptırmayı kafası basmaz insanların? Cukkaya atmak tatlı gelir de ondan. Kimisi de neden yapar biliriz. Vergilerden düşerler. Devlete boş gideceğine bari dünyaya hayratım olsun der... İsteriz sokak çocukları ev bulsun, isteriz fakir fukara ekmek yesin. İftar çadırları açarız; sadece iftarlarda. Adımızı büyük puntolarla yazdırırız çadırların tepesine, istifade edenlerin dualarına, çevrenin övgülerine mazhar oluruz, bunlar olmadan insan doyurmak olmaz çünkü. Para vermeyiz sokak dilencilerine, bizi sömürürler, sokak çocuklarına para vermeyiz, reisine götürür çünkü, ama sanki Çocuk Esirgeme Kurumu'na, Eğitim Gönüllüleri'ne o paraları veririz...Kendimize okur, kendimize yazarız. Başka hayatların okuyabilecekleri, yazabilecekleri, görebilecekleri önemli değildir; bizde gönüllülük müessesi ne kadar da gelişmiştir! Sonra dinleriz "Doğdukları Yerde Ölenler" tadında şarkıları, içleniriz sahte sahte, ama ne var ki, 10 dakikaya zaten unuturuz.

İcraatçıyız. İcraata doymayız; hep icraat peşindeyiz.

Çok çalışırız. Bu millet kadar çalışanı yoktur..Çalışkanızdır, zekiyizdir, karakterimiz yüksektir ya hani! Kafamız çalışır. Ama saat yönünün tersine çalışır. Hem de zehir gibi çalışır. Sürekli icraat peşindeyizdir. Yeni yeni işler yaparız, sorsan neler yapmışızdır. Kefeler ağırlıktan kırılacak haldedir. Aslında kefenin tartısı baştan bozuktur da, kırılan taraf, bizim taraf değil, ağırlıkları fazla fazla koymaktan dengesi bozulup kırılan karşı taraftır.

Yıkarız, tarihi eserimizi iki bina için, birkaç kuruş fazla para için. Her sene şehir çehresi baştan aşağıya değişir! Kaldırım değişir, makinalar alınır, yollar deşilir, asfaltlar kırılır...Yeniden eski haline döndermek üzere. Sürekli çalışırız ama aslında fazla da ihtiyacımız yoktur.

Ne de olsa herşeyin kolay yolunu biz biliriz...

6 Temmuz 2008 Pazar

The Final Cut



2000'li yıllarda gördüğüm, fazla duyulmamış, fazla uğultu yaratmamış en güzel filmlerden biri 2004 yapımlı Robin Williams'ın "The Final Cut"'ı...

Ya hayatınız bir mikroçip tarafından an be an kaydedilseydi...

Robin Williams, ölülerin mikroçipleriyle oynayıp onlardan belli anları kaydeden ve mezarlara koyan bir "cutter"'ı oynuyor.

Filmin sonu, zeka dolu ve şok edici bir şekilde bitiyor.

Amerikalılar gibi biz de diyelim, "Two Thumbs Up!"

5 Temmuz 2008 Cumartesi

En Gaz Şarkı Girişleri



Güzel şarkılar pek çoktur, ancak giriş kısımlarını ilk duyduğunuzda canlıların ortak özelliklerinden olan irkilme hissini en yoğun şekilde yaşatan ve de "hasktr ulan" tadını yaşatan şarkılar bu güzel şarkıların sadece bir kısmıdır. Kendi bakış açımdan bu şarkıların kendimce Top 10'u şu şekildedir(Ağır metalden çok hazzetmediğimi ve birkaç beğendiğim şarkı dışında pek burada hesaba katmadığımı da dile getirirsem listenin sübjektifliği daha iyi anlaşılabilir sanırım, çünkü bu tipte herkes bangır bangır giriyor zaten, bir şekilde önce gaza, sonra pogoya gelmeyeni pogo olmaksızın dövüyolar) :

1- Klint - Diamond (Snatch OST)

Yukarıdaki resimde gördüğünüz albümden. Baslar, ziller, melodi geçişleri..Bu işin şahıdır.

2- Muse - Stockholm Syndrome

Muse'u sevdiğim söylenemez, ama bu şarkıyı ilk duyduğum gün, şarkının ilk 10 saniyesinde suratımda "höst" efekti oluştuğunu net hatırlıyorum.

3- Barry White - Shaft Theme

"Çıkıtıdı" efektini hayatıma sokan şarkı...Ziller başlar "çıkıtıdı" efektiyle, sonra inceden bas girer, akabinde funk gitar, sonra ilk piyano vuruşu...Hoh!

4- R.E.M. - Orange Crush

R.E.M'in klasik üstün nitelikli davul-bas başlangıcı ve arkadan giren gitarla nefis bir açılış...Şarkı, napalm bombalarıyla ilgili, turuncu(siz oranj da diyebilirsiniz :/) da napalm'ın alev aldığında oluşan renk.

5- Prodigy - Breathe

Bu şarkının girişiyle coşmamış bir rocksever, hatta yabancı müzik dinleyen herhangi bir nefer olduğunu zannetmiyorum.

6- Radiohead - Idioteque

Radiohead'in elektroniğe sarmaya başladığı ilk yıllardan, elektronik ve perküsyonun üstün kullanımıyla üretilmiş bir giriş.

7- Oasis - Fuckin' In The Bushes

O da Snatch film müziğinden, arada bir çatlayarak gelen "I love it" dışında sözsüz bir parça, ancak bateri girişi, ve devamındaki oynak gitar riffleriyle bir başka klasik.

8- Sepultura - Roots Bloody Roots

Ağır metal grubundan koyabileceğim tek istisna, gerilimli bir hava yaratan bir giriş, sonra sanki aynı enstrümanmış gibi simetrik giden gitar ve davul. Ve solistin "ROOOOOOOOTS" diye giriş anı...

9- Basement Jaxx - Red Alert

Vakt-i zamanında MTV izleyenler bu şarkıyı bilmese de girişini yıllarca duydular..YOVYOVYOVYOYOVYOYOV korodan sonra efektlerle süslü bir giriş.

10- The Verve - Bittersweet Symphony

Daha "tatlı-sert" ve mahzun ama umutlu bir gaz giriş sözkonusu gibime gelir hep...

Oskar Von Hutier



Tarih her zaman herkesi kolay kolay yazmaz. Kimi zaman da, ya yazdığını abartır, yahut da yazdığına hakettiği değeri vermez. General Oskar Von Hutier (1857-1934) de tarihin yeterince yazmadığı büyük askeri dehalardan birisi.

Hatta kendisini 20. yüzyılın en iyi kumandanlarından, en büyük askeri dehalarından biri olarak nitelesek, yanlış yapmış sayılmayız.

1. Dünya Savaşı esnasında Alman Orduları'nda bir komutandı Hutier. Ve, tarihin cilvesidir ki, daha evvel bölük komutanlığı yapan ve başarılı olan böylesi bir adamın, kendisine Doğu Cephesi'nde 10. Ordu kumandası verilerek tarih sahnesine çıkması, savaşın başlangıcının 3 yıl sonrasını, 1917 yılını bulmuştur.

Yüksek askeri dehasının ve sistemli çalışmasının sonucu geliştirdiği askeri taktikler, "Infiltrasyon Taktikleri", "Büyük Savaş"'ın en başarılı sonuçlarından birkaçını vermiştir. Doğu Cephesi'nde, kumanda almadan önce de zaten kısmen uygulamakta olduğu bu taktikleri, kumandayı alınca, uzun süredir kırılamayan Riga Kuşatmasını sonlandırarak, "Riga Fatihi" unvanını almış ve bunun yanısıra, yine askeri harp tarihinde ilklerden birini gerçekleştirerek, Baltık'taki Rus adalarına amfibik saldırıda bulunarak bu adaları da ele geçirmiştir askerleriyle.

Akabinde İtalya Cephesi'ne yönlendirerek, Merkezi Güçler'in İtalyan kuvvetlerini parça pincik ettiği ve sadece esir sayısının 300.000 olduğu Caporetto Taarruzunu, veya İtalya açısından, bozgununu yönetmiştir. Sonra Fransa Cephesi'nde, kuzeni Ludendorff'un Bahar Taarruzları'nda, diğer taarruzlardaki gibi yine kendi master alanı olan infiltrasyon taktikleriyle, Almanya son kurşunlarını atarken, Fransız hatlarını delen, ve burada gedik açan tek komutan olmuştur. Bugün hala konuyla ilgili tarihçiler ve askerler arasında, Hutier'in açtığı gedikten Alman Orduları'nın içeri girerek Müttefik Orduları'nı sarma ihtimali halinde neler olmuş olabileceği konuşulagelir.

Bu "İnfiltrasyon" Taktiği ne midir?

Hutier'in savaş tecrübeleri, diğer ordular üzerine incelemeleri, ve bunları bir imbikten geçirmesi sonucu oluşturulmuş bu taktikler, aşama aşama zafer için tasarlanmıştır; savaş alanlarında ve askeri doktrinlerde, Ateş gücü ve Şok/Sürpriz unsuru ekollerinin erken dönem en önemli uygulamasıdır. Yani, o döneme kadar asker sayısı ve planlı ilerleme üzerine kurulu askeri doktrinler yerine, Hutier, kendi taktiklerini kısa dönemde şok ve sürpriz yaratarak, yüksek ateş gücü kullanımıyla düşman hatlarının delinmesini öngörmüştür, ve harpte bir milat yaratmıştır. Basit bir anlatımla, Şok gaz saldırısıyla destekli kısa ancak yoğun bir topçu bombardımanı ile başlayan saldırı, makinalı tüfekler, havanlar, el bombaları gibi hasar gücü yüksek silahlarla donatılmış "Yıldırım Orduları"(Sturmtruppen) askerlerinin, zaten bombardımana ve gaza maruz kalarak zayiat vermiş ve karışıklığa düşmüş düşmanın üzerine, düşmanın önceden tespit edilmiş zayıf noktalarından saldırarak, darbeyi maksimuma çıkarırlar, ve geriden gelen piyade birlikleri, önden yaratılan karmaşa ve zayiattan faydalanarak, ilerleme katederler.

Tarih sayfalarının yeterince anmadığı bir diğer kumandan da Paul von Lettow-Vorbeck'tir. Afrika'nın Yenilmez Gerillası Lettow-Vorbeck de bambaşka bir yazının konusudur.

4 Temmuz 2008 Cuma

" Non Pasaran ! "



Yukarıdaki resimde görmüş olduğunuz şehir ve çevresi, insanoğlunun kan tarlasıdır. Verdun'dan bahsediyoruz. Günümüzde Fransa'nın doğusunda ufak bir şehir. 1916 yılında, yine Fransa'nın doğusunda, Alsace-Lorraine'in Alman egemenliğinde olduğu dönemde Alman sınırına yakın 600.000 kişinin mezarı, 1 milyondan fazla adamın vücüdunda kalıcı yaralar bırakan, ve daha kat be kat fazla milyonların belleğinde ise ağır hasarlar bırakan yer.

İnsanoğlunun vahşileştiği ahir zamanların en vahşi görüntüsü. Başka hiçbir tekil savaş alanında, böylesine bir kıyım, iki grup insanın birbirini kestiği bir dehşet tablosu yaşanmadı. Kelimeler hafif kalacaktır bu cehennemi anlatabilmek için, zira "insani" değerler olarak adlandırılan ancak sadece "ideal insan"ı yansıtan değerlerin tuzla buz olduğu yerdir Verdun.

Günlerle hesap edilemeyecek kadar uzun süre boyunca susmaksızın gürleyen 600 küsür Alman ağır topçusu, şehrin içinde top ateşinde ve sıcak savaşta peynir ekmek gibi tükenen Fransız ihtiyat taburları, şehre bir daha dönmemecesine oluk oluk akan Alman tugayları ile 1 yıl süren bir katliam tablosu.

"NON PASARAN !" ise Verdun'a dair, "Geçit Yok!" anlamlı, kiminin Yüzüklerin Efendisi'nde grup Moria'da Balrog'a yakalanınca Gandalf'tan, kiminin de "Çanakkale Geçilmez"'den benzerlerini duymuş olduğu Fransız kahramanlık öykülerinin bir parçası savaş sloganıdır. Gerçekten de onca yığınağa, o güne dek tarihin gördüğü en korkutucu saldırılara rağmen Verdun geçilemedi. Ölenin yerine yenisi konuldu. Ve sonunda Verdun tarihçilerce, siper savaşının yarattığı kasaplık faaliyetinin en hazin örneği olarak sunuldu.

Verdun'un muzaffer komutanının hikayesi ise ayrı bir ironi konusudur. Bu hikayeyi yarına saklayacağım.

1 Temmuz 2008 Salı

Uçak Gemileri

Denizlerin fatihi muazzam yaratıklar, Uçak Gemileri...Bize ve askeriye/donanmamıza ancak Boğazlar'dan geçen eski bir Varyag(Çin tarafından satın alınarak götürülen ve kumarhaneye çevrilen eski Sovyet dönemi bir Ukrayna uçak gemisi) kadar yakın olabildiler. Ancak hava kuvvetleri maksimum öneme ve kapasiteye sahip olduğundan beri, yani bu da İkinci Dünya Savaşı yıllarına tekabül ediyor, denizlerin Şehinşah'ı kesinlikle bunlardır. Ne savaş gemileri, ne filolar, ne üç beş fırkateyn, kruvazör, destroyer bir arada bunlara karşı durabilir.

Japon Donanması'nın Alman sömürgesi Tsingtao'yu bombardımanı ve HMS Ark Royal ile başladı Birinci Dünya Harbi esnasında herşey. Ancak uçak teknolojisi henüz emekleme aşamasında olduğu için, bu dönemde kullanımı kısıtlı oldu.

Havada vızıldayanların sayısının, hızının, gücünün, dayanıklılığının ve bombardıman kapasitesinin artmasıyla beraber, uçak gemileri de denizlerin üzerindeki hanedanlarını kurmaya başladılar.

Sabit düşünceli donanmacılar ve deniz kurmayları, halen belli kalıplara takılı haldeydiler. Savaş gemileri, kruvazör ve destroyerlerle, yüksek ateş gücü ve manevra kabiliyeti ile denizlerde hakimiyetin elde edilebileceğini düşünürken, diğer yandan başka bir ekol de sinsi denizaltı savaşı konusunda uzmandı. Kimse tam olarak görebilmiş değildi uçak gemilerinin nelere kadir olduğunu. Kimse anlayabilmiş değildi torpido ve donanma bombardıman uçaklarının yaratabileceği tehlikelerin. Yine donanmalar uçak gemisi yapımını sürdürmüş ve bu konuda mesafe kat etmiş, bu gemileri kullanmış ise de, tam olarak haşmetlerinin idrakı zaman alacaktı.

Ta ki İkinci Dünya Savaşı'nın iki ayrı donanmasınca yapılan birkaç taarruzun devasa ve yıkıcı sonuçları görülene dek sürecekti bu idrak süreci...

Evvela, Britanya Akdeniz Filosu'nun uçak gemisi HMS Illustrious'un, ufak destek kuvveti dışında neredeyse tek başına, İtalyan donanmasının mevzilendiği Taranto'ya verdiği baskın çekti dikkatleri. HMS Illustrious'tan kalkan uçaklar, İtalyan donanmasının Caio Duilio da dahil onbinlerce tonluk en büyük gemilerini parça pincik ederken, Akdeniz için önemli bir güç olan İtalyan donanması tek taarruzda daha savaşın ilk yıllarında önemli ölçüde gücünü yitiriyordu.

Fakat sonra avlanan İngilizler oldu. Limanlarından çıktıktan bir süre sonra Japon uçak gemilerinden kalkan torpido bombardıman uçaklarının hücumuna hedef olan iki büyük İngiliz gemisi(Biri savaş gemişi, biri kruvazör), HMS Prince of Wales ve HMS Repulse, Japon Zeroları'nca birkaç on dakika içinde sulara gömüldü.

Bir yandan da muazzam Pearl Harbor saldırısının, Amerika'nın Pasifik donanmasına gizli gizli uçak gemileriyle yaklaşarak büyük ölçüde hasar verip, Japonlar'ın Pasifik'te yayılmasının sebebi de uçak gemileriydi.

İkinci Büyük Harp, ama en büyük harp, Amerikan, İngiliz, Japon uçak gemilerinin gövde gösterilerine sahip oldu ve sonraki safhalarda özellikle Japonlar, uçak gemilerini kaybetmelerinin cezasını Pasifik kontrolünü derece derece kaybetmekle ödediler.

Harpten sonra da bu gemiler, etkisini sürdürdü ve sayıları artırıldı. Falkland Savaşı, 1. ve 2. Körfez Savaşları gibi pek çok misyonda görev aldılar denizlerin kraliçeleri.

Ne Oldu Onlara - 4



Birincisini az buçuk hatırlar gibiyiz. Çünkü onu biraz sevmiştik. İkincisininse anca şeytan gördü yüzünü.
Kimler mi bunlar? Evet, biliyorsunuz, biliyoruz...Fatih Terim'in o meşhur basın toplantısında, müthiş İtalyan aksaniyle, Feliipıe ve Fabbiio Piintoo şeklinde cakalı cakalı telaffuz ettiği iki oyuncu. Felipe Jorge Loureiro ve Fabio Pinto. Galatasaray'ın 2002 yılında, çalkantılı mali sıkıntılarla dolu yıllardan sonra gelen aptal transferler dalgasının ilk iki üyesi, fahri başkanları, onur konukları.
Aslında sevmiştik Felipe'yi...Felipe-Arif ikilisi, Felipe'nin asistleri, teknik ve göze hoş gelen bol çalımlı halı saha futbolu. Bir o kadar da bencilliği ve tembelliği vardı ama. Ne koşar ne pres yapardı da, öyle bir adamdı, ne beklentilerle alınmıştı ki sanki? Sol kanattı Brezilya'da, geldi göbeğe monte ettiler. Birşeyler yapmaya çalıştıysa da, medyasıydı, Terim'in kişisel cinslikleriydi, göz göre göre gitti verilen bonservis bedeli de alınamadan. Bir ara sonradan yine parladı aslında, Brezilya milli takımında 2004'te Copa America'yı kazanan kadrodaydı, aktif olarak oynamasa bile. Ülkesinde dahi kırmızı kartlardan, cezalardan başını alamayan asi çocuk şimdi Katar'da Al Sadd takımında bedevilerle şeyhlerle göbek atıyor.
Fabio Pinto ise apayrı bir hikaye. Brezilya U-17 yıldızı, gol kralı, Sven Goran Eriksson'un geleceğin Top 10'i arasında Ronaldinho türevi adamlarla beraber gösterdiği, kimseciklerin keşfedemeyip de Galatasaray'ın keşfettiği(!) beceriksiz adam. En son haber, kendisinin Özbek Ligi'ne transfer olduğu yolunda. Aman diyim kımızı fazla kaçırmasın...Carrusca'nın ön modeli.
Halbuki Terim ne diyordu o meş'um basın toplantısında binbir çalımla: "Felipe'yi Fiorentina'dayken istedik, olmadı, Roma 15 milyon Euro verdi, pasaport problemi yüzünden olmadı vs. vs., Fabio Pinto ise çok başarılı, şöyle böyle yetenekli bir arkadaşımız..."
Bizden de ancak bu kadar "yetenek avcısı" çıkar

Ikarus


Ikarus'un hayali güneşe uçmaktı. Balmumundan kanatlarıyla Güneş'e yöneldi, ve düştü...
Siz hayalleriniz için neleri göze alabilirsiniz?

EURO 2008 - Mutlu Son ve En İyiler

Malumunuz yazın neşe kaynağımız olan turnuva bitti.Hakikaten de pozitif ve hücuma yönelik, bol paslı, bol varyasyonlu, yetenekleri öne çıkaran, göze hoş gelen futbolun üst düzey olduğu ve kazandığı, 2004 Grek ekolünü takip etmekte direnen bir kısım adi takımın ve Catenaccio'cuların defansif adetlere gün be gün daha çok bürünen Fransa'nın yıkık dökük ayrıldığı turnuvanın en iyi oyuncusu Xavi seçildi. Turnuvanın en iyi 23'ü ise UEFA tarafından, gruplarda elenen takımlar dikkate alınmayarak şu şekilde belirlendi:

Kaleci: Gianluigi BUFFON, Iker CASILLAS, Edwin VAN DER SAR

Savunma: José BOSINGWA, Philipp LAHM, Carlos MARCHENA, PEPE, Carles PUYOL, Yury ZHIRKOV
Orta Saha: Hamit ALTINTOP, Luka MODRIC, Marcos SENNA, XAVI, Konstantin ZYRYANOV, Michael BALLACK, Cesc FABREGAS, Andrés INIESTA, Lukas PODOLSKI, Wesley SNEIJDER
Forvet:Andrey ARSHAVIN, Roman PAVLYUCHENKO, Fernando TORRES, David VILLA

UEFA kanımca yine kısmen doğru bir liste yaparken, bazı açılardan da popülist yaklaşım belirlemiş. Fabregas mesela o listede olmak için ne yaptı? Daha hak eden futbolcular vardı sanki. Ramos'un olmaması tam facia. İlla Hırvat koyacaksanız Modric'in yerine Corluka giderdi.

Turnuvanın her maçını izleyen bir futbolsever olarak benim 11'im, hatta 23'üm şu şekildedir (Diğer blogcularla, futbolseverlerle epey örtüşmekte, zira aklın yolu bir):

Altın 11: Van Der Sar - Zhirkov, Puyol, Chiellini, Sergio Ramos- Senna, Xavi, Sneijder, Schweinsteiger - David Villa, Pavlyuchenko

Pavlyuchenko, her ne kadar zaman zaman fena kazmalaşsa da burada olmayı, maç boyu azmiyle, rakip defansları zorlamasıyla, her yönden müthiş şutlar çekebilmesiyle burada olmayı hak ediyor. Van Der Sar, yaptığı kritik kurtarışlarla, diğerlerine nazaran burada olmayı daha çok hak ediyor.. Chiellini, ilk maçtaki İtalyan defans sanatı faciasından sonra canavar gibi oynadı. Sergio Ramos, sağdan bindirmeleriyle olsun, muhteşem kademesiyle olsun en önde. Senna'yı anlatmaya gerek var mı bilmiyorum. Zaten Avrupa'da bir yıldız statüsünde olan Sneijder için ise efsaneleşme turnuvası oldu, ama erken bitti. Schweinsteiger kırmızı kartını ise nakavt turları performansıyla gani gani affettirdi, ancak ilk iki maç kayıpları oynamasaydı o da herhangi 11'in garanti adamıydı. Almanya'nın yıldız eksiği diyin durun daha. Arshavin'i ise buraya koyamayacağım. Tek maçla kral olunsaydı belki. Hollanda maçındaki muazzam performansı tartışılmaz ama yarı finalde bitikti ve ilk iki maçta oynamadı bile.

Altın 23'üm de şu şekildedir:

Kale : Edwin Van Der Sar, Gianluigi Buffon, Igor Akinfeev

Defans: Yury Zhirkov, Carles Puyol, Giorgio Chiellini, Sergio Ramos, Vedran Corluka, Giovanni Van Bronckhorst

Orta Saha: Xavi, Bastian Schweinsteiger, Andres Iniesta, David Silva, Marcos Senna, Wesley Sneijder, Hamit Altıntop, Arda Turan, Konstantin Zyryanov, Lukas Podolski

Forvet: Roman Pavlyuchenko, David Villa, Martin Harnik, Semih Şentürk

Kimi -zaten üst düzey olan- kalecilerin üstün performans gösterdiği bir turnuva oldu. Kimininse diplere vurduğu. Yukardaki 23'e koymadığım Iker Casillas'ı diğerlerine oranla fazla rahat bir turnuva geçirdiği için oraya layık göremedim. Yoksa kesinlikle başarılıydı. Bunun yanısıra grup maçlarında Polonya'nın Celtic'te oynayan kalecisi Artur Boruc'un, hele hele Avusturya maçındaki performansını gözardı etmemek gerek. Bunun yanında Volkan-Rüştü ikilimizin ve Petr Cech'in, yani A grubu kalecilerinin diplerde gezindiği bir turnuva oldu.

Bazı isimler özellikle çok çalıştı ve iyi işler yaptılar. Özellikle Zyryanov Rusya'da çalışkan ve üretken futboluyla çok iş yaptı. Ömer Üründül'ün de "bu çocuğa oynayın" diye yanıp bittiği Werder Bremen'in Avusturyalısı Martin Harnik sağ kanatın ileri ucunda teknik kapasitesiyle ve çabasıyla rakip kalelere gol atamasa da epey bir bela oldu rakip defanslara. Arda, yetenekleriyle genç bir lider ve ateşleyici hüviyetindeydi.

Dikkatlerden bir nebze kaçmış olan en önemli isimlerden birisi de Vedran Corluka. Manchester City'de oynayan bu müthiş savunma oyuncusu, hem sağda hem merkezde oynuyor ve hem defansif, hem ofansif güçleri yüksek bir oyuncu.

Hollanda'nın hikayesi ise en büyük hayal kırıklığı. Son yıllarda Arjantin-İspanya-Hollanda üçlüsünün turnuva hayal kırıklıkları perdesinde İspanya sonunda mutlu sona ulaşırken Hollanda en şaşırtan bir şekilde elendi. Hele o grup maçlarından sonra. Van Bronckhorst, Van Der Sar ve Sneijder sivrilen isimler. Grup maçlarında aksamayan Hollanda defansının kilitlerini Rusya açtı..Van Bronckhorst ise grup maçlarının iyilerindendi ve çizgiden gollük top çıkardıktan sonra 75 metre depar atıp gol asisti yaptığı pozisyon uzun yıllar hatırlanacak...

Bir diğer hazin vaka ise Portekiz'di. Ronaldo ve Simao Deco'ya iştirak edemeyince, önde de bitirici bir isim olmayınca, defans da yitip gidince Portekiz muvaffak olamadı çeyrek finalde. Bosingwa, 2006'ya göre epey kötü oynayan ve ofansif olarak hala iyiyken defansif yönleri gün be gün zayıflar görünen Lahm'a bindirip durduysa da olmadı.

Hayırlı olsun vatana millete aleme..