Güneşin Zaptı Yakın

Transandantal Dervişler Ocağı'na hoşgeldiniz!
Ekmeğinizi, suyunuzu alın.!
Ve dönmeye başlayın...

Ocağın Temel Kelamı

"Hayat, koordinatları belli olmayan bir alan üzerinde kopartılan patırtıdır; evren ise sara hastalığına tutulmuş geometri..." Cioran

30 Mart 2008 Pazar

Mutfakta Fiskos ve Tarihin Tarafı

Zavallı eski Sovyet başkanı Nikita Khrushchev amiyane bir tabirle herhalde tarihin en çok "göt olan" isimlerinden birisidir. Garibim pek çok farklı spekülatif iddiayla ortaya çıkıp vaktinden 40 küsür yıl sonra bugünlerde politik çevreler nezdinde "Asrın Safı" ödüllerini toplamıştır.

Zat-ı alileri, kulaklara epey etkileyici gelen, okuyanda bir beyne saplanmış ok etkisi yaratan lafında Amerikanya ve panayır müttefiklerine demiştir ki:

"History is on our side. We will bury you"
yani neymiş efenim, "Tarih bizim tarafımızda, sizi gömeceğiz..."

Akabinde, yıllar sonra açtırılmadık "GATE" davası bıraktırmayacak başkan yardımcısı Nixon amcamın Moskova ziyaretinde, ABD büyükelçiliğinde bir sergide mutfak kısmına gelindiğinde, ikili fiskos masası muhabbetine dalmışlar ve örtülü bir biçimde ülkelerini ve sistemlerini karşılaştırmışlardır. "En iyi savunma taarruzdur" taktiğini benimseyen Khrushchev, sohbet boyunca karşı tarafa kitlediğini sanmıştır. Bu sohbet tarihin ilginç hasbihallerinden biri olarak kayıtlarda varlığını sürdürmektedir.

Mutfakta Fiskos'un tam metni için tıklayabilirsiniz, hani olur ya zamanınız vardır fazla fazla.

Sonra Küba'da bir füze şovuna girişti Khrushchev. E tabi bu havai fişek şovu değil...Geri adımı attırdılar..

Meşhur Çin-Sovyet ayrılığının da mimarıydı bir nevi Khrushchev.

Kurduğu Varşova Paktı ise 40 sene dahi yaşamayacaktı.

Ve bir gece ansızın kendini Brezhnev'in kollarında iktidarı bırakırken buldu.

Yerer gibi göründük aslında epey Khrushchev'i...Biraz talihsizliğinden, bazı icraatlarının hüsranla dolu sonlarından ve iddialı konuşmalarından böyle oldu. Aslında Sovyet politikacıları arasında Khrushchev nadir sevilesi karakterlerdendir. Stalin'in hiçbir gerçek Marx, Lenin veya sosyalizm külliyatıyla alakası olmayan "Stalinizm" adı verilen korkunç izolasyonist sistemini yıkmak, Sovyet uzay programını başlatmak, Sovyetler'i ekonomik anlamda büyük gelişmelere yöneltmek, barışçıl politikalarla Sovyetler'i dışa açmak, özgürlükleri bir ölçüye kadar genişletmek gibi icraatları da oldu.

Fakat ne tarih, ne de gelecek tarafında oldu Khrushchev'in.

Türk Milli Takımı ve Euro 2008




Türk Milli Takımı'mız bir şekil düşe kalka, şansa mansa, ne dersek diyelim, Euro 2008 kotasına girmeyi başardı.

Grubumuz da malumunuz...

Başlıca belalımız Portekiz, oturmuş bir kadroya Çek Cumhuriyeti ve teknik kapasitesi yüksek veya bireysel yetenekleri üst düzey oyunculardan oluşmasa da mücadeleyle iyi iş yapan ve evsahibi olan İsviçre...

Hatırlayacaksınız; Euro 1996 ve 2000 tecrübelerimiz de Portekizliler tarafından başarıyla gölgelenmişti.

Bu perdenin 2008 yılında da Üçleme'nin tamamlanması açısından tekrar sergileneceği düşüncesindeyim.

Figo, Rui Costa gibi devrin dünya yıldızlarından mahrum olsa da artık Portekiz, yerine yenileri çoktan geldi ve Portekiz her zamankinden daha da tehlikeli. Euro 2004 ve 2006 Dünya Kupası formları da gayet muazzamdı ve bu sefer daha da aç bir şekilde geliyorlar.

Doğrusu Türk beklerinin Cristiano Ronaldo ve Ricardo Quaresma(veya onun yerine konabilecek bir diğer isim, Simao) gibi hızlı, teknik, bireysel yetenekleri her açıdan kuvvetli iki dünya çapında kanat oyuncusu karşısında düşecekleri durumu düşündükçe üzülüyorum. Umarım sonları aşağıdaki delikanlı gibi olmaz:







Portekiz'i tartışmaya gerek yok. Takım her haliyle komple bir takım. Forvette biraz sıkıntı yaşayabilirler, zira artık Pauleta yok. Kaptan Nuno Gomes duruyor ama kaşarlandı. Makukula falan oynamaya başladı. Ancak orta sahadaki hücuma yönelik inanılmaz güç, bu eksikliği fazlasıyla amorti edecektir; ki zira Cristiano Ronaldo başlı başına bir hücum unsuru. Ki bunun yanısıra, yeni ileri hat elemanlarından da milli takım tecrübesi az olsa da Werder Bremen'li Hugo Almeida, hiç fena değil; en azından tek başına oynayacak bir Nuno Gomes'ten iyi.



Açıkçası şöyle bir 11 olasılığına bakınca muazzam bir korku basıyor içimi:



Ricardo-Paulo Ferreira, Ricardo Carvalho, Fernando Meira(Pepe), Caneira - Cristiano Ronaldo, Deco, Maniche, Nani, Ricardo Quaresma - Nuno Gomes (Almeida)


Belki bir "Yunanistan taktiği" bize başarı getirir ??? Ama aynı takım yapısına ve oyun stiline sahip olduğumuz söylenemez, ki ofansif presçi psiko Terim de bir defansif taktisyen kurt Rehhagel değil.



Çek Cumhuriyeti de Portekiz kadar olmasa da korkutucu. Pavel Nedved'in 2 kez bırakıp döndüğü milli formaya bir kez daha geri döneceği konuşulmakta. Garibim büyük turnuva görünce ortama dalmadan yapamıyor olsa gerek. Çek Cumhuriyeti öyle dev bir yıldızlar kadrosu değil. Ancak takım oldukça oturmuş. Herkes görevini gerektiği gibi yapıyor. Takımdaki oyuncuların çoğu senelerdir beraber oynuyor ve takım üzerindeki değişiklikler ufak çapta oluyor; ki zira onların koçları da 8 senedir Karel Brückner. Sağlam bir defans hattı, mücadele eden, gerek defansif, gerek ofansif gücü yüksek bir orta saha, ve forvette beklenen ikili, Baros-Koller...Umarım kariyeri roketleme düşüşe geçen Milan Baros ve yaşlanmaya yüz tutan Koller kulüp kariyerlerindeki düşüşü Euro 2008'de de sürdürürler. Bir plase de Martin Fenin..Bakalım Bundesliga'nın genç yıldızı forma şansı bulabilecek mi? İlginçtir, Çekler'in oyuncuları uluslararası turnuvalarda resmen bir başka kimliğe bürünüyorlar. Bakalım bu sefer ne olacak..



Mücadeleci İsviçre kadrosu ise bu sefer evlerinde oynayacaklar. Ancak bu sefer bizi Dünya Kupası'ndan eden kadrolarına göre pek çok değişiklikler var. Birincil olarak, bu takım epeydir resmi maç oynamıyor...Hazırlık maçları ne derece ciddidir ki? Bu durum İsviçre'yi kötü etkileyecektir. Ev sahipliği ise her ne kadar her halükarda bir artıysa da, bir yere kadar...Kaldı ki kanımca bu şampiyonada çevreden gelen taraftarlar lokalleri kat be kat katlayacaklardır. Karaborsasıydı bilmemnesiydi...



İsviçre'de Kobi Kuhn yeni bir "era" haline dönüştürdü işi...Johann Vogel, Ricardo Cabanas, Raphael Wicky gibi yılların milli takım yıldızları kadroda kesinlikle olmayacaklar. Kuhn kadronun bir kısmını açıkladı. Açıklanan kısmın önemli bir kısmı 2006'da da vardı, ancak yukarda sayılanlar da dahil olmak üzere pek çoğuyla milli takımın ilişiğini kesti Kuhn, ki devri kapanıyordu o adamların da yavaş yavaş. Ancak yine de ciddi karar.



Arkadan iyi bir nesil geliyor. Genç Türkler de buna dahil. Udinese'li Gökhan Inler ve Basel'li Eren Derdiyok'u da muhtemelen kadroda göreceğiz. Kadroda kesinlikle olacağı açıklanan Hakan Yakın'la beraber İsviçre Milli Takımı yarı Türk kimliğine bürünecek. Acaba Malazgirt Savaşı'nda Bizans Ordusu'ndaki Peçenekler'in Alp Arslan'ın safların geçmesi gibi bir durum burada da tekrarlanır mı ki ? :)



Manchester City'de etkileyen Brezilya asıllı çakma İsviçreli Gelson Fernandes'e dikkat derim ben..Bunun yanında, Blaise N'Kufo Hollanda'da gol krallığına oynuyor...Ama sanmam ki bu turnuvada her gelen geçenin gol kralı haline dönüştürüldüğü cacık Hollanda Ligi'ndeki havaları söksün.


Sanırım İsviçre'yi geçebilecek potansiyelimiz var, ancak Çek Cumhuriyeti ve Portekiz sınavları son derece zorlu olacak.




Her halükarda, ailemizin kalecisi Hayrettin Demirbaş abimizin muntazaman dediği üzere :




"Kısfmet"

29 Mart 2008 Cumartesi

İnşirah

"Doğrusu, her zorluğun ardından bir kolaylık vardır.
Evet, her zorluğun ardından bir kolaylık vardır.
İşini bitirdiğinde hemen başka bir işe koyul..."

Bir Efsanenin Son Demleri


Osvaldo Giroldo Junior...Nam-ı diğer Juninho Paulista.


90'lı yılların son yarısının ve 2000'lerin ilk yarısının gördüğü en yetenekli ofansif orta saha oyuncularından birisi.


Seneler önce Avrupa'dan Futbol programlarında gördük onu. O dönemin fason "Chelsea" projesi Middlesbrough kadrosunun incisiydi 10 numaralı Juninho. Ravanelli'li, Emerson'lu, Branco'lu, Festa'lı kadro sürpriz bir şekilde raya oturamayıp küme düşerken, Juninho sade ama bir o kadar şık futboluyla, istikrarlı ve temiz performansıyla "Footballer of the Year" ödülünde 2. sırada yer aldı. O çocuk halimle hala dün gibi aklımdadır, Juninho'nun her pazar akşamı kaçırmadan izlediğim muhteşem performansları.


Biz onu direkt Juninho olarak bilirdik de, işte sonra çıktı Paulista falan, Lyon'da adaşı Avrupa piyasasında türedikten sonra kondu o.


Brezilya Milli Takımı'nda 50 kez görev yaptı, ancak asla Dünya Kupaları'nın 11'lerinde yer almadı. Benim düşüncem, bundan fazlasını hak ettiği yönündeydi. Tabi milli takım da Brezilya Milli Takımı olunca..


Tekniği olsun, şıklığı ve sadeliği kendinde aynı anda toplayabilen ofansif oyunu olsun, duran/durmayan toplara sert şutları olsun, profesyonelliği, takımına sadakati, saha içindeki çabasıyla olsun, etkili pasları ve oyunu okumasıyla/vizyonuyla olsun, eşi nadir görülen komple "10 numara"lardan birisiydi Juninho...


Bir başka kırmızı-beyazlı takıma ; Vieri'li, Caminero'lu, Kiko'lu, Pantic'li Atletico Madrid'e düştü yolu Boro küme düşünce.


Madrid yılları biraz şanssızlığıdır Juninho'nun. 96 yılının La Liga şampiyonu, Atletico de Madrid, ilerleyen yıllarda aynı performansı sergileyememiştir. Küme düşmekle kalmaz, bir sene de fazladan tarife yapar Segunda'da La Liga'ya geri dönmeden. Juninho, Atletico'nun İkinci Lig'deki yıllarını Brezilya'da geçirir. Madrid ve Luis Gil yerine başka adamlarla, başka şehirlerde muhatap olsaydı nasıl olurdu diye halen de merak ederim açıkçası.


Sonrası Middlesbrough ve etkin Premiership performansının devamı. Akabinde ise, yaşlanan Juninho Şampiyonlar Ligi'nde de yer alan Celtic'e "beyin"(Ninja Tosbaalardaki Krank gibisinden etkili) rolünde gider..Bu transfer o dönem beni epey heyecanlandırdıysa da, Juninho aşısı Celtic'te pek tutmadı..


Ve kimi zaman da başına çöken sakatlıklarla boğuşaraktan yaşı ilerleyen efsane öznemiz, memleketinin yolunu tuttu...Son demini ise Avustralya Ligi'nde asist dağıtmakla geçiriyor.


Yolun açık olsun Juninho !

Mutluluk Kültürü


Yeni milenyumumuzun birinci onluğunu geride bırakırkene, kendimi en uç örneklerden biri olarak fazlasıyla dahil edip bir yana savuşturduktan sonra, genç eşraftan kimselerle konuştuğumda birşeyin farkına varıyorum.



Türkiye'de genç nüfusun bir kısmı, mutluluk kültürünü kaybediyor...



Belki bu tezi daha bir evrensel hale getirmek dahi mümkün.



Geçmişin derdi,tasası, geleceğin belirsizliği,kaygısı, olan bitenin vehameti,hüznü, mevcut gidişat, ilişkiler, hatta mekan ve zaman; hiçbiri olmasa da bir alışkanlık eseri, veya herhangi bir yeniliğin/değişikliğin gerçekleşmiyor olması, en kötü durumda sebepsiz bir mutsuzluk bu bireyleri esir alıyor.

Bu insanlar, maddi durumu iyi veya kötü bakılmaksızın, belki de pek çoklarınca güzel ve imrenilecek bulunabilecek bir hayatı sürdürürken, bir türlü huzuru yakalayamıyorlar. Mutluluk, bu insanlar için bir kayıp hazine kadar uzak bir kavram oluvermiş gibi.



Umutlar tükenmiş yahut tüketilmiş. Hayattan bir beklenti yok.



Bu insanlar kendilerine vaad edilmiş olan güneşli güzel günleri aramaktan bile vazgeçecek haldeler. Işıklı yaz çiçekleri, Yahya Kemal'in portakal bahçeleri fersahlar uzaklıkta.

Eskilerin anlatımıyla, boğaza bir bakış mutlu etmeye yeter imiş pek çoğunu..Var olanla mutlu olmayı, haline şükür etmeyi mi bilirlermiş ki? Belki onlar "küçük şeylerle mutluluğu yakalamayı" öğrenmiş, umutlar kurmuşlar, tasayı umudun ardına koyarak...Vesvese ile vebaya teslim etmemişler kafalarını.



Sebeplendirmeye çalıştıkça çok bir açıklama bulamıyorum.



Değişen nesil ve dünya mı? Teknoloji mi? Radiohead şarkılarında betimlenen cinsten bir yabancılaşma hissiyatı mı? Toplumsal bilinç ve kültür mü? Sevgi, saygı, etik ve diğer değerlerin tükenişi mi? Bencillik ve kontrolsüzlük mü? Beklentilerin, olanakların ve isteklerin çoğalması mı? İnsanın doyumsuzluğunun katmerlenmesi mi? Mağlup edilemez bir kabullenemeyiş mi? Nedir?



:)
:(

25 Mart 2008 Salı

Hasan Hüseyin Korkmazgil


Çoğusu bilmez Hasan Hüseyin'i...İsmini duymuş olsa da okumuş olmaz...

Bizim örgün öğretim müfredatlarında Hasan Hüseyin'in yeri yoktur. Hasan Hüseyin neşeli-mutlu-kafa uyuşturan şiirler yazmaz çünkü. Hasan Hüseyin derinlikli adamdır, her bir şiirinde her tür duygunun kaotik ve vurucu bir ifadesi vardır. Hasan Hüseyin sözde politik suçludur çünkü McCarthy'ci kafalarda..

Halbuki o, Kızılırmak'ın ruhudur...Kah coşkun, kah hazin, kah deli, kah durgun...

Hasan Hüseyin'i tanımam aslında geç oldu.

Bir yaz akşamı Kayseri Şehir Tiyatrosu'nda Maltalı bir grubun müzikal derlemeden ibaret müthiş oyunlarının devre arası gelmiş idi. Sivas Caddesi'nin değişik noktalarında mevzi alan enteresan bir ressam abimiz vardır. O da oradaydı. Ve o yine, portrelerini çizmekle meşguldu insanların, hiçbiri çizdiği insana benzemeksizin. Her portrenin altına bir şiir kıtası kondururdu, ki esas ilginç olan o idi. Benim de çizdi portremi, ve altına yazdı ki (Aynen yazdığı formatta geçirecek olursak):

"Karataş'ın dibinde barış,
Karataş'ın dibinde aşk
Karataş çatladı çatlayacak,
Bende bitmeyen kavga, onda yeniden başlayacak"

O an bir sansasyon yaratmadıysa da bende bu kıta, sonradan bir şekil etkileyiverdi. Bunu tasvir etmeye çalışmayacağım..Zira, her beyne farklıdır her şeyin algısı...

Gürün'ün aslanı, benim gözümde kelimelerin büyücüsü, düz sözcükleri en sert anlamlarda buluşturan, alelade cümlelere en derin anlamları yükleyen. Politik suçlu addedildi, beş parasız öldü...Şiirleri, kaleminin izleri kaldı yadigar bu güne. Güzel vatanımın pek az hatırlanan ulu şairi...

Hani belki hatırlarsınız hiç değilse bu dizeleri, tanıdık bir melodi dolar kulaklarınıza:

"Dostum dostum güzel dostum,
Bu ne beter çizgidir bu,
bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe"

Giderayak...





GİDERAYAK


Handan, hamamdan geçtik ,

Gün ışığındaki hissemize razıydık ;

Saadetinden geçtik ,

Ümidine razıydık ;

Hiçbirini bulamadık ;

Kendimize hüzünler icadettik,

Avunamadık ;

Yoksa biz...



Biz bu dünyadan değil miydik?




Orhan Veli Kanık







"Hukukun Üstünlüğü" ve "Kuvvetler Ayrılığı"

Malumunuz son günlerde Türkiye'de tartışılan konular belli.

Ergenekon'du, kapatma davası idi bir hengame alıp gitti, ülke karmaşa vaziyetine hasıl oldu.

AK Parti kurmayları ve bir kısmı hukuk eğitimi almış olan isimleri, panayıra çıkar gibi her gün bir konuşma ateşlemeye başladılar..

Bu zat-ı alilerin en büyük mottosu "kuvvetler ayrılığı" oldu.

Neymiş efenim, bu son derece demokratik ülkede kuvvetler ayrılığı varmış; yürütme, yasama ve yargı işlerini bağımsız olarak ayrı ayrı yürütürmüş, hiçbiri birbirine karışamazmış..

Bu komik iddianın kasten yapıldığı besbelli. Ve insanımız bu kasti iddiayı ne yazık ki yiyebiliyor.

AKP kurmayları yargı organını sadece adli ve cezai yargıdan ibaret sayıp, yargının salt borç ilişkilerini ve adam öldürme davalarına bakması gerektiği yönünde bir söylem içindeler.

İdari yargı ve anayasa yargısı dekor olarak konulmuş değil mi?

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin temel olayı nedir halbuki ; yürütme, yargı ve yasama fonksiyonlarının, 1920'lerde ülkemizdeki gibi tek bir kuvvet(o dönemki meclis hükümeti mesela) tarafından değil, gerekli fonksiyonların ayrı ayrı organlarca ve dış etkilere uğramadan, sağlıklı olarak yerine getirmesidir.

Her demokraside, belli yetkiler bu organlara verilmiştir. Mesela yasama organının temel faaliyeti, yasa yapmak ve yürütme organını denetlemektir. Yargı organının, idari yargı ve anayasa yargısı bağlamında sahip olduğu temel işlevlerinden biri nedir; yürütme ve yasama organı tarafından yasa ve kararnamelerle yapılan icraatları denetlemek ve hukuka uygunluğunu kontrol etmektir. Bu yetki ona verilmiştir, ve her demokraside olmalıdır.

Türkiye'de siyaset ve hukuk işi tef çalıp ayı oynatmaktan farksız bir nitelikte. Bu genel olarak böyle idi. Son dönem daha bir böyle...D'Hont sistemi adı verilen tek turlu yüzde 10 barajlı mükemmel bir seçim sistemimiz var. Bu demokrasiyle "fazlasıyla bağdaşan(!)", yabancı menşeili sistemlerden çakma uygulamalarla dönüştürülen seçim sisteminin en önemli özelliği, insanların önüne seçim günlerinde oy sandığı yerine çöp kutusu konulması...D'Hont mevzusuna bilahare dokunacağım...

Bir nokta da henüz iddianamesi piyasada olmayan, insanların iddianamesiz bir şekilde 7 aydır içeride tutulmasıyla Yücel Aşkın olayını hatırlatan Ergenekon. Böylesi bir tutma, Uluslar arası Sivil ve Politik Haklar Konvansiyonu 14. Maddeye ve bunla paralel hükümler sunan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne, "iddia getirilmemesi ve hakların okunmaması" ve ayrıca "yargılamada geciktirme" hükümleri doğrultusunda aykırı. Bunların yapılması için belli bir süre yok, "olabildiğince hızlı" tadında bir dil benimsenmiş antlaşmalarda, ki bu süre onu çoktan aşmış durumda, naçiz kanımca. Ayrıca bir de, avukatların gösterilmemesi var ki, o hak, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'ne girmiş önemli bir hak.Birisi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gitse, Türkiye bundan rahatlıkla tefe konabilir. Her olayda ağzını açan gözünü yuman Uçan Hollandalı'mız Joost Lagendijk Efendi'nin bu konu hakkında ses çıkarmaması düşündürücü. Demek ki, AB'li dostlarımızın gözünde herkes eşit, ama bazıları daha eşit...

Bu arada, Eskinin insanları Menderes dönemindeki "çoğunluk oy sahiplerinin diktatöryası"nı yeniden yaşadıklarını açıkça belirtiyorlar...Ergenekon'u da, Menderes döneminde savari biçimde çalışan tahkikat komisyonlarına benzetiyorlar. Ne diyelim, sonları benzemesin.

Bunun yanısıra, bir noktaya daha parmak basmak gerekirse...Anayasa hukukunda ilk öğretilen kavram, anayasanın en temel işlevlerinden birinin de siyasal erkin iktidarını bireylerin lehine kısaltmaktır. Çoğunluk sahibiyim diye anayasanın ayarıyla keyfinizce oynarsanız, anayasa haliyle bu işlevini kaybeder. Anayasa Mahkemesi'nin denetim unsurunun düşünülen anayasa değişiklikleriyle kaldırılması veya kısıtlanması, demokraside var olması farz olan denge/denetim organlarının işlevlerini yitirmesi anlamına gelir ki;

Bu tip uygulamalar genelde eskinin faşist/nasyonel sosyalist/otoriter cumhuriyetlerinde görülür.

"Rus Çarlığı'nın Son Resmigeçiti" : Bölüm 1 --- "Hasta Dev"

Ruslar Polonya'daki üstüste mağlubiyetleriyle paramparça. Ruslar'ın, 1914-1915'in ilk safhalarında Avusturya-Macaristan toprakları içine doğru kat ettikleri güçlü ilerlemeden hiçbir eser kalmamış.

Varşova çoktan düşmüş, Lemberg(Lvov), Austro-Cermen kumandanlığının ortaklaşa düzenlediği saldırılardan sonra çoktan geri alınmış.

Ruslar sayısal üstünlüğe sahipler, ancak çok büyük dezavantajlara sahip.

1- Cephe Genişliği Ruslar'ın cephe boyu ilerlemesine olanak vermemekle beraber, cephenin korunmasını zorlaştırıyor. Avusturya-Macaristan ve Alman orduları ise, daha noktasal saldırılarla, daha efektif kaynak kullanımıyla, cephede daha üstün başarı sağlıyorlar.

2- Ordunun büyüklüğü Rusya'nın askerlerini teçhiz etmesini, gerek askeri materyal, gerekse besin maddeleri anlamında kaynak sağlanmasını zorlaştırıyor. Dışarıdan yardım alamayan, Müttefik Kuvvetleri'nden yardımı ancak buzullarla dolu Archangel limandan, kısıtlı ölçütte alabilen bir Rusya, geniş tarım alanlarının önemli bir kesiminin de artık savaş alanı bölgesinde olmasından ve populasyonun savaşa gitmesinden kelli sıkıntı içinde. Halbuki Çanakkale düşse idi... Bunun yanısıra asker sayısının fazlalığın doğal bir sonucu da bu askerlerinin önemli bir kısmının barutlu silahlardan maruz kalması. Süvari şeklinde yararlanılmaya çalışılan bu ünitelerin Deutsche Maschinengewehr (Almanca geliştiriyoruz, çaktırmayın, ülkemizde makinalı tüfek olarak bilinir bu alet) tarafından çeşnili süvari kebabı yapıldığı her iki büyük cephede de görüldü.

3- Rus komutanlarının meşhur hale gelmiş başarısızlıkları. Üstüste taktik ve stratejik başarısızlıklar, Rusya'nın askeri gücünü kullanamamasında en büyük neden. Generaller arası rekabet, "yönetimin gözüne giren"in STAVKA'ya (Rus Genelkurmayı) baş olması...Rusya, savaşın başından beri anca aklı eren çarı yetenekli Brusilov'ı başa getirene kadar, bir Danilov, bir Sukhomlinov ve bir Grandük Nikolay gördü. Savaşın ta başında Ruslar seferberliklerini çabuk tamamlamalarına rağmen, tamamen felaket bir saldırı planı sonucu, Samsonov'un 2. Ordusu'nun Alman 8. Ordusu'nca Tannenberg'de nasıl parça pincik yok edildiğini ve Rennenkampf'ın Prusya işgali hayalleriyle yola çıkan 1. ordusunun çaresizliği... Ivanov'un büyük kayıplarla sona eren, Lemberg'in ve büyük kale Przemysl'in düşmesi gibi kısmı başarılara rağmen 1915 sonuna sıfırlanmış etkiye sahip Galiçya taarruzları...Bir de sarayımızın soytarısı Rasputin ve Çariçe Alexandra vardır ki(aklınıza Baltacı falan gelmesin), bunlar da bir başka hikayenin konuları.

4- Rus ordusunun ilkel kabileler tarafından dahi duman vb. yöntemlerle kısmen kullanılmakta olan şifreleme teknolojisini kullanmaması da şaşırtıcıdır. Henüz bu şifrelemenin neden kullanılmadığına dair detaylı bir yazılı metne rastlamamakla beraber, bu bende, sebebin sadece ve sadece ihmalkarlık olduğu yönünde bir kanı bırakmıştır ki, bu sav işin detayına girmeyenlerce de onaylanmaktadır. En nihayetinde, Ruslar'ın 2. Ordu'su ve Rus 1. Ordu'sunun planları, Hindenburg, Ludendorff ve Dadaşları 8. Ordu'nun eline şifresiz mesajlarının ele geçirilmesiyle düşürülmüştür. Mesaj derken...SMS değil...Telsiz var o zaman veya genel anlam yükleyecek olursak, kablosuz iletişim hatları adı altında kullanılan aletler..Nerde SMS falan ki 8. Ordu'nun tuzağını farkederek Tannenberg yöresine doğru ilerlemesini durdurabilsin Samsonov...

Samsonov'a ne mi oldu? Ordusu imha edildikten sonra bir gece ormanda kafasına sıktı. Ortama oryantasyonunu kaybeden 1. Ordu komutanı Rennenkampf ise savunma hattını kurmak üzere Polonya'ya itildi.

Konuya devam edeceğiz...

Yeniliğe Doğru

"Dünle beraber gitti cancağızım,
Ne kadar şey varsa düne ait,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım"

Mevlana

Hacıbabalar, Hacıanneler

Kayseri'nin hacıannelerinin, bir noktaya kadar da hacıbabalarının bir klişesi vardır.

Kayseri'de derler ki : "Aman gadasını aldıım, Kayseri'miz gibisi var mı, Kayseri'mizde herbişiyler var"...

İstanbul'a düşer yolları, boğaza bakar bakar derler ki, çoğu kez de ağızlarına yansıtmadan, içlerinden:

" Allah Kayseri'nin canını alsın "...