Güneşin Zaptı Yakın

Transandantal Dervişler Ocağı'na hoşgeldiniz!
Ekmeğinizi, suyunuzu alın.!
Ve dönmeye başlayın...

Ocağın Temel Kelamı

"Hayat, koordinatları belli olmayan bir alan üzerinde kopartılan patırtıdır; evren ise sara hastalığına tutulmuş geometri..." Cioran

20 Nisan 2008 Pazar

Kamu Hizmeti

Kamu hizmeti... İdarenin yani devletin varlık sebeplerinin önde gelen nedenlerinden birisidir. Yürütülmesinde kamu yararı, yani toplumsal fayda olan herhangi bir hizmetin idarece kurulması, yönetilmesi ve sürdürülmesidir.

Otobüse biniyorsunuz, elektrik, su ve doğalgaz hizmetlerinden faydalanıyorsunuz, devlet tiyatrosuna gidiyorsunuz, kendinizi nüfusa kaydettiriyorsunuz, hatta tüccar oldunuz, devlete ait bir fabrikadan demir satın alıyorsunuz, iplik satın alıyorsunuz. Hayatınızın her alanında kamu hizmeti...

Devlet bunların tümünü etkin ve yeterli biçimde yere getirdiği sürece sorun yok.

Ancak...

1- Devletin kamu hizmetlerinde ne derece etkin olduğu Türkiye standartlarında tam bir kaos halinde. Her birimiz, her gün, her tür hizmetin yürüyüşüne lanet ederek dakikalarımızı geçiriyoruz. Kalkmayan otobüsler, tıkanan metro hatları, hatalı faturalar, iptal edilen kültür-sanat faaliyetleri..Olmayan kamu hizmetleri. Çalışmayan idare...Çürük idari yargı.

2- Kamu hizmetleri devlet denetimi altında özel kişilere de gördürülebiliyor...Türkiye'de bunun için müthiş usuller ve bu usullerin inanılmaz uygulamaları mevcut. Kendimizi fakirleştirmek, kendimizi kazıklattırmak için başvurulmadık çare yok. İşi kitabına uydurmak kolay, niyet olduktan sonra. Niyetlisi de çok, kaymağını yiyen de. İmtiyaz usulleri, yap-işlet, yap-işlet-devret, özelleştirme usulleri adları altında, kimlere neler peşkeş çekildi, devlet nasıl zarar ettirildi, halkın cebinden çıkanlar gün be gün nasıl arttı...İşini bilen kimi memurumuz, bürokratımız, ve girişimi yapan göbekli, takım elbiseli, purolu, yerli-yabancı "girişimciler" harika işler becerdiler...

Layık olduğunca yönetilen bu millete de bu reva...Peh!

Legendarium

Ne düşünmüşlerdi Gondolindrim kötülük, iyi sanılanın ihaneti sonucu çöktüğünde...
Ne düşünmüştü Nargothrond halkı kendilerinden olmayanın laneti üzerlerine geldiğinde...
Ne düşündüler Feanor oğulları üç taşın hırsı uğruna akrabalarına kıydıklarında...
Ne kurdu kafasında Doriath'ın Yüce Gri Kralı uzun yıllar boyunca görüp geçirdikten sonra...

Sürükleyen neydi hepsini, doğal olan sürekli huzur ve barış varken hepsini...

Açlık ? Macera hissi ?

Tolkien'in dünyası, hayatın ta kendisinden farklı değil...

6 Nisan 2008 Pazar

Ne Oldu Onlara -3


Bavyera'nın bağrından kopup gelmiş gencecik bir hücumcu idi o...Berkant Göktan !
Yıllarca gazetelerimizin spor sayfalarını süsledi. Bayern Münih'in altyapısında her maç hat-trick yaptığına dair haberler yazılıp çizildi. Türk futbolunun Almanya'dan kopup gelen yeni umudu oldu.
Altyapısında harikalar yarattığı Bayern Münih'te bir türlü A takıma çıkamadı da, en sonunda yolu Türkiye'ye düştü. Ve hala gençti Galatasaray tarafından büyük umutlarla transfer edildiğinde. Galatasaray kadrosunun iskeletinin çöktüğü 2000-2001 sezonunun bitiminde, Berkant gibilerin Galatasaray'ın yeni lokomotifi olacağı düşünülüyordu.
Lokomotif hayali biraz bizim hızlı tren projesi gibi çıktı, ve Berkant bir türlü beklenen yıldız olamadı Galatasaray'daki 3 yılı içinde. Zaman zaman, özellikle Lucescu dönemindeki kadro darlığında şans buldu. Hatta orta sahada denendi.
Ama olmadı. Seneler geçti, Berkant gelişmedi. Ve en son Demirören'in, Beşiktaş'ın "diğer büyüklerin çöplerini toplama hizmeti" görmesini öngören müthiş projesi doğrultusunda Beşiktaş'a getirildi, yine umutlarla. Beşiktaş'ta hiç şans bulamadı.
Ve Türk futbolunun Semih'le beraber diğer bir "genci" olan Berkant Türk futbolundan ve medyadan silindi.
Bir daha haber alınamadı Berkant'tan.
Şu anda ise Bavyera'ya geri dönmüş, Alman 2. Ligi'nde Bayern'in ezeli rakibi 1860 Münih'te, golcü kimliğini bulmuş ve gol de atıyormuş...

5 Nisan 2008 Cumartesi

Şeker Kamışı...


"That sugar cane,

That tasted good,

That's who you are,

That's what you do..."

Ne oldu onlara - 2


Tanıdık geldi mi yüzler? Evet, Karpatlar'ın çekik gözlüsü Adrian Ilie ve boyuna geniş kafalı ve uzun saçlı Iulian Filipescu...Galatasaray'da Romen modasının Rotariu'lu dönemden sonra tekrardan başladığı 90'lı yılların ikinci yarısında gelen ilk Romen futbolcular...

Galatasaray'da fazla durmadılar. 1,5-2 sene ancak durdu her ikisi de, çünkü kaliteli futbolculardı, sonradan getirilen Niculescu ve yeni Romen genç nesli Bratu-Petre-Tamas gibi cacık topçular değillerdi. Ve iyi teklifler geldi. Satıldılar...Galatasaray'da genelde sağ bekte gördüğümüz Filipescu, defansın göbeğinde oynamaya, ve hızlı forvet Ilie, zaman zaman ileride, zaman zaman sağ kanatta kullanılmak üzere İspanya'ya gitti. Ilie, Valencia'ya, Filipescu ise Real Betis'e gitti. Medyamız ara sıra haberdar ediyorlardı bizi ne yapıp ne ettiklerinden.

Her ikisi de milli takımlarına uzun yıllar boyunca hizmet ettiler. Medya peşlerini bir noktadan sonra bıraksa da, Galatasaray taraftarı da onları unutmadı.

Ilie, kadro derinliğinden olsa gerek, Valencia'da süreklilik tutturamadı..Sonra Alaves ve hatta kısa bir Beşiktaş macerası yaşadı. Fakat diz sakatlıkları yakasını bırakmadı ve 30 yaşında futbolu bırakmak zorunda kaldı.

Filipescu ise Betis'te düzenli oynadı.

İkili, daha sonra İsviçre'nin FC-Zürich ekibinde kısa bir süreliğine tekrar buluştular.

Ilie futbolu erken bırakırken, Filipescu ise kariyerini Almanya'da Duisburg'da sürdürüyor.

Romanya'nın Bükreş'ten trenle 2 saat tutan şirin ortaçağ kasabası görünümlü Braşov'da Ilie'nin otellerine ve lokantalarına rastlayabilirsiniz...

Bir Çöküşün Hikayesi - 1

General Maurice Gamelin


Senelerden 1940...

Hitler'in Nazi Almanyası Polonya'yı işgal etmiş ve Sovyetler'le paylaşmış durumda. Avrupa, tarihinin "Büyük Savaş"'tan sonra görülmüş en karanlık dönemini yaşıyor.

"La Drole Guerre", yani "tuhaf savaş", 6 aydır süregidiyor. Almanya ve Fransa savaş halinde, ancak hiçbir şekilde birbirlerine müdahalede bulunmuyorlar. Kaldı ki, Almanlar'ın en ufak bir müdahale için, bir efsane haline gelmiş hat halinde giden devasa savunma duvarı/kompleksi Majino(Maginot) Hattı'nı aşması lazım. 1. Dünya Savaşı şartları kafasıyla, Fransa'nın yenilmek bilmeyen ve bir bakıma haklı Almanya korkusuyla yapılan bu hat, Alman-Fransız sınırı boyunca uzanıyordu.

Bir "Büyük Savaş", yani 1. Dünya Harbi senaryosu tasarlanmıştı Müttefiklerin kafalarında. Esasında, geçtiğimiz yıllarda, Müttefik kuvvetlerin, özellikle Fransa'nın ordu düzeneğinin kurulumunda trajik hatalar yapılmıştı.

Esasen tank teknolojisini ilk kullanan ve geliştiren Müttefikler olmasına rağmen, özellikle Fransız genelkurmayı, Birinci Dünya Savaşı metotlarını aşamayarak, tank sayı ve teknolojilerine uzun yıllar önem vermediler. 1930'larda Sovyetler savaş yıllarının en iyi tankı kabul edilen T-34'ü ürettiği üretirken, Von Seeckt kumandasında, kısıtlanmış ve sınırlanmış haline rağmen gizlice çekirdekten müthiş bir subay nesli yetiştiren Alman (Weimar) Cumhuriyeti Ordusu 1920'lerin sonlarına gelindiğinde tankların öneminin farkına varmıştı. Almanlar 1917 Cambrai ve 1918 Meuse-Argonne taarruzlarında kendilerini şaşırtan bu yeni silahın farkındalardı. İngiliz generali Sir Basil Liddell Hart, en önemli tank teorisyeniyken, onun teorileri Müttefikler'den çok Alman ve Sovyetler'ce benimsenmişti. Fransızlar'ın tank kuvveti ise fazlasıyla zayıftı. General Charles De Gaulle ve arkadaşı General Charles Delestraint dışında zırhlı kuvvetlerin kullanımı konusuna eğilen dahi olmamıştı. Büyük savaş, 4 yıllık Batı Cephesi deneyimi, sanki diğer Fransız generallerinin gözlerini kör etmişti...

Savaş başladıktan sonra İngilizler adet yerini bulsun diye BEF(British Expeditionary Force)'i Fransa'ya Lord John Gort kumandasında yolladılar. Ancak burada bir noktaya değinmek muhakkak önemlidir. Gort'un BEF'i, Birinci Dünya Harbi'nde gönderilen BEF'ten sayı ve dönemlerine teknolojik anlamda orantılı bir biçimde bakarsak teçhizat olarak çok daha aşağı bir konumdaydı. Kaldı ki, savaş teknolojileri 25 yıl öncesine göre, silahlardaki gelişimler bir yana, özellikle uçak ve tankın kullanımıyla, ve yeni savaş doktrinlerinin, taktiklerin oluşumuyla fazlasıyla gelişmişti, ve olası bir Fransa işgal saldırısı durumunda, Belçika'nın, veya Hollanda'nın fazlaca direnmesini beklemek abesle iştigaldi. Kaldı ki Fransa, 1. Dünya Savaşı'nda toparlanması zor bir şekilde kan kaybetti. Milyonlarca ölünün üzerine, yaralılar ve sakatlar da eklendi. Savaş sonrası yıllarda doğum oranı tabana vurdu.

Ve 9 Mayıs 1940 günü çattı. Alman kuvvetleri, "La Drole Guerre"'i bitirecek ilk adımı atarak Lüksemburg'a girdi.

Rommel, Guderian, Manstein ve komutanları, ve de astları, tarihi sarsmaya hazrlardı.

Bu şartlar altında, Fransız Genelkurmay Başkanı Gamelin de poker masasına oturdu...Kumarını oynamaya başladı.

Devasa Majino Hattı'nın Fransa'yı ayakta tutacağına dair inanç yoğundu.

Yarın asla ölmez...Devamı yarın.

4 Nisan 2008 Cuma

Ne oldu onlara ? - 1


Yıllar önce bir hanım kızımız vardı, MTV'lerde, Number One'larda sıkça klip izleyen, Power FM, Radyo 5'ten şaşmayan yurdum genci bilir, Meja!

Hollandalı idi yanlış hatırlamıyorsam...Şirin bir görünüşü vardı. It's all about the money şarkısıyla piyasaya çıkmıştı. It is all about the money, it is all about the dımdımdıdıdımdım diye tekdüze bir tonda giderdi şarkı, ama dinlenmeyecek, bayacak birşey de değildi. Britney'lerin, Christina'ların yeni çıktığı adi Amerikan lolitacılığı döneminde, Avrupa'nın hanımefendi lolitası olarak sevmiştik kendisini.

Sonra Ricky Martin'e Private Emotion'da eşlik ederken duyduk, ancak Sertab Erener de o şarkıda Ricky ile düet yaptığı için Meja düetini pek beğenemedik. Hakkaten Sertab'ın yanında da sönüktü.

Sonra bir daha ne bir ses duydum ne bir seda...

Ne oldu onlara serisi, müzik alanında birinci eserini verdi...

3 Nisan 2008 Perşembe

Alex ve Parma




Alexsandro de Souza, kısa adıyla Alex...Türkiye liglerinin şüphesiz en başarılı ofansif orta saha futbolcusu. Avrupa klasmanında da, "en iyiler" klasmanında olmasa dahi kalburüstü bir futbolcu. Brezilya Milli Takımı formasını 68 kez giymiş, 20 gol atmış. Ülkesinde oynadığı yıllardaki futbolu da son derece başarılı. Ki Cruzeiro'ya zamanında şampiyonluğu getiren isimlerden, o dönemki, şu anda da çoğu Avrupa'da oynayan takım arkadaşlarıyla beraber.

Muhteşem bir oyun zekası ve yaratıcılığı var. Gol yollarında, teknik anlamda, asist paslarında, duran toplarda son derece tehlikeli bir futbolcu. Bir yandan da zaman zaman sahada kaybolduğu, yeterince koşmadığı, büyük maçlarda iş yapamadığı yönünde(ki yetenekli bir defansif orta saha oyuncusunun ağır markajı altında hakkaten de kaybolma anları yaşadığı oluyordu özellikle Avrupa'da zaman zaman, bu sene ancak Makelele ve Mehmet Topal'ın kitlediğini gördük), son yıllarda bir nebze azalttığı, ancak halen doğruluk payı içeren özellikleri mevcut. Ancak bütün bunlar kesinlikle Alex'in kalburüstü bir topçu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İstatistikler ortada; özellikle bu sene, gerek Türkiye Ligi, gerekse Şampiyonlar Ligi için.

Bildiğiniz gibi, Alex 4 sene önce Fenerbahçe'ye gelmeden önce, futbol hayatının neredeyse tamamını Brezilya'da geçirmiştir. Ancak birkaç ay gibi çok kısa bir dönem süren bir zaman diliminde, 2001 yılında Parma macerası yaşamıştır. Senelerdir bir gizemdir Alex'in Parma'da neden tutunamadığı niye döndüğü. Benim gibi Galatasaray ve Beşiktaş taraftarlarının elinde de bir mezedir. "Alex Türkiye Ligi topçusu ancak, bak Avrupa'da ne oldu, Parma iki ayda geri gönderdi bundan cacık olmaz deyip" diye de geyiği çevirilir sıklıkla. Malesani birkaç ay içinde Alex'i Parma'dan Brezilya'ya şutlamıştır, doğru dürüst şans dahi vermeden.

Alex'in bu döneminin üzerinde gölgeler vardır. Alex niye Parma'da tutunamadı? O kadar mı kötü bir dönemindeydi o dönem? Stili, İtalyan futboluna alerjik olsa da, İtalya'da varsın hiç bir iş yapamayacak olsa da, bir kaç ay olsun şans verilemeyecek bir oyuncu muydu? Yoksa Alex "problemli futbolcu" moduna girerek İtalyan futboluna, ülkeye ve yeni takımına mı uyum sağlayamadığından gönderildi?

O dönem, Parma gibi Palmeiras'ın da sponsoru olan Parmalat firmasının işi miydi onu getirmek? Ben o dönemde %50 bonservis Parma'da, %50 Palmeiras'ta gibi bir durum hatırlıyorum, ancak emin olduğum söylenemez.

Nedir bu işin aslı astarı? Biri bu sır perdesini ortaya dökse hakikaten rahatlayacağım, çünkü epeydir merak ettiğim bir konudur, o dönemde Parma'nın Alex'i niye 2 ayda şutladığı. Zira Parma o dönem halen batmamış ve iyi bir takım olsa dahi, her pozisyonda ikişer üçer tane yetenekli futbolcusu olan da bir takım değildi. Orta sahası, Junior-Micoud-Lamouchi-Marchionni dörtlüsünden oluşuyordu ve yedeklerinde de ancak Bachini, Boghossian gibi ortalama futbolcular vardı...

2 Nisan 2008 Çarşamba

Türk usulü D'Hondt ve Seçim Sistemi


" Bir adam ve bir sandık koymuşsun, ne alaka" dediğinizi duyar gibiyim... Bir sandık ve bir adam... Önce adamdan başlayalım, sonra sandığa atarız adamı.

Adam, Victor d'Hondt...Ghent'in has yerlisi, Belçikalı bir matematikçi ve hukuk profesörü ( O dönem demek ki her ikisi bir arada olunabiliyormuş, bana kalsa bir yandan da astronomi eğitimi alırdım)...Biyografik bilgi faslını geçecek olursak, bu muhteremin esas olayı 19. yüzyılın son çeyreğine doğru ortaya attığı, siyasi seçimlerle ilgili, günümüzde de d'Hondt modeli olarak anılan, bilinen bir seçim sistemi. Detaylarını verecek olursak, matematiğe kaçar biraz, ancak kısaca girecek olursak, o ana kadar alınan oy ortalamasının sandalye dağılımına etki ettiği ve bu bakımdan büyük partilere avantaj sağlayan bir sistemdir.

Bu, ne tesadüftür ki, aynı zamanda Türkiye'de uygulanan seçim sistemimizin ta kendisi.Türkiye'ye nasıl geldiğini bulmak ise çok bir marifet işi değil. İsviçre'de aynı sistem uygulanıyor. Malum bizim hukuk sistemi, İsviçre'de ne var ne yoksa aktarmaya bayıldığı için, hadi onu da getirelim demiş olsalar gerek.

Tanör/Yüzbaşıoğlu'nun da onayladığı üzere, Türkiye'de daha evvel uygulanan "listeli basit çoğunluk sistemi", 1950'li yıllarda, daha çok oy alan partiler lehine yarattığı fevkalade adaletsiz sonuçlarla Demokrat Parti faciasının boyutunun gelişimini tetiklediği için, d'Hondt seçim sistemi 1961 yılında getirildi. 1965 yılında ise "ulusal artık sistemi" olarak da adlandırılan temsilde adalet ilkesi doğrultusunda büyük partilere avantaj sağlamayan, istikrarı göz önünde bulundurmaksızın çok partili hayatı öngören bir sistem getirildi. Bizimkiler bunun üzerine durur mu, hemen büyük partilerin çok bayılacağı barajlı bir d'Hondt sistemi öngörüverdiler(Burada öngörülen baraj, yüzde 10 seçim barajı değil, seçim çevresi barajıdır, sonra değineceğiz). Anayasa Mahkemesi, 68'deki kararıyla barajı, demokratik hukuk devletine aykırı bularak iptal ettikten sonra, D'Hondt sistemine geri dönüldü. Sahi baraj uygulaması, Anayasa Mahkemesi'nin de kararında belirttiği gibi, "serbest oy" ilkesine aykırılık teşkil etmekte, seçmenin oy verme aşamasında "ruhi baskı" ve tereddüt altına düşürmekteydi, ve halen de düşürüyor. İnsanlar oylarını verirken, en temel siyasi haklarını kullanırken, mecliste kendilerini temsil etmesini istedikleri partiden ziyade, "ehven-i şer", yani kötünün iyisi olduğunu düşündükleri büyük partiye veriyorlar. Yeterince trajik...

Bu sefer nüdist Marmaris ressamı ve geri kalan rütbeli postalların gölgesinde çalışan Kurucu Meclis, daha önce öngörülen ve Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilen sistemi dahi gölgede bırakacak hem de çifte baraja çıkaracak "çift barajlı d'Hondt" usulünü getirmiştir. Anayasa Mahkemesince 68'de iptal edilmiş ve küçük partiler aleyhinde vekilliklerin dağıtılması sonucunu yaratan seçim çevresi barajı yanı sıra(Allah'tan bu kısmı Anayasa Mahkemesi'nin bir başka kararıyla 1995'te iptal edilmiştir, fakat yüzde 10 barajı durduğundan bunun iptalinin pek bir önemi yoktur) yüzde 10 gibi dünyada eşi benzeri olmayan bir ülke seçim barajı getirerek, dünyada nam salmışlardır. Demokratik sistemlerde önem taşıyan adil temsil ilkesi parça pincik edilmiştir. Büyük partiler içiin ala bir durum oluşmakla beraber, bunun istikrar namına yapıldığından söz edilmiştir. Ancak bu durumun, istikrar yerine, "çoğunluk diktatörlüğü", vatandaşların oylarının sandık yerine çöpe atılması, meclisin, yani yasama organının, yürütme organının iyice kuklası haline gelerek denetim işlevini yitirmesi gibi çok kritik sonuçları olmuştur.
İşte geçtiğimiz yıllarda örneklerini gördüğümüz %30 küsür oyla, alınan oyun iki katı civarında %60 küsür bir sandalye oranının mecliste temsil edilmesi gibi komik durumlar meydana gelmiştir.

Böylece D'Hondt sistemi de Türk usulü modifiye edilerek ırzına geçilmiş, Anayasa Mahkemesi de ilginç bir şekilde seçim sistemi gibi kritik önem taşıyan anayasal bir konuda konunun meclisin iradesinde olduğu yönünde görüş belirterek, yine Tanör/Yüzbaşıoğlu'nun deyimiyle "adeta kendini yetkisizleştirmiştir."

Anayasamızın 67. maddesi demektedir ki: "Seçim kanunları, temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak şekilde düzenlenir." ..Şu anki uygulamada diğer ilke uygulamada istismara uğrarken temsilde adalet ilkesi ise çöpe atılmıştır.

Ne yapılabilir?

Neden Fransa'daki sistem gibi bir sistem uygulanmasın ki? Yani çift turlu seçim sistemi...Tek turlu seçim için yüzde 10 seçim barajı fazlasıyla yüksek ve bunun talihsiz sonuçlarını, yukarıda da açıkladığımız gibi görüyoruz. İstikrar ve 15 partili sistemi önlemek amacıyla belli bir baraj konulması bir mantığa bağlanabilir, belki de özellikle Türkiye gibi istikrarsız, stabilitesi düşük bir ülke için gerekli dahi olabilir, ancak yüzde 10 ???!!! Kaldı ki çoğunluk partilerinin savari hareketlerinin ceremelerini "istikrar" adı altında Türkiye sıkça çekti.

Baraj durabilir olduğu gibi de, ancak bu barajın durmasının koşulu bir tür iki turlu seçim sistemidir. Böylece halkın yarısının verdiği oyların çöpe atılması gibi sonuçlar yaşanmamış, sözde var olan demokrasinin "yönetilebilir demokrasi" yerine, "sürdürülebilir demokrasi" haline gelmesi sağlanabilir. Bırakın insanlar ilk turda dilediğine oyunu versin, oylar ziyan olmasın; ve barajı aşan partiler arasında, kendilerini kimin yöneteceğine dair seçim yapabilsin, en temel siyasi haklarını layığınca kullanabilsinler. Temsilde adalet ve istikrarın sürdürülmesi, bir arada böylece sağlansın.

Büyük partilerin hegemonya olduğu sistemlerde, bu partilerin işlerine gelmeyen bu tip daha demokratik düzenlemelere rağbet edilmesi mümkün değil...Zira bu düzenlemeyi büyük partilerin kendilerinin yapması lazım...

1 Nisan 2008 Salı

Sezen'e Saygı



Sen olmasaydın bu milletin içindeki her bir bireyin teker teker ve de bu milletin derdini ve neşesini kim dillendirecek, kim bizim kanayan yaralarımıza bir nebze tendürdiyot basacak, umudumuza ekmek olacaktı...

Benim yaratıcı girişimcim

Bugün metroda rastladım bir ilana... "Avicenna Hospital"'ın reklamı vardı metroda. Ataşehir, Esenler ve Kartal yörelerinde konumlanmış bir hastane zinciri.

E bunda ne var ki diyeceksiniz şimdi... Altı üstü bir hastane...

Öncelikle isimden girişmek lazım irdelemeye...Avicenna nedir, ne demektir? Nerden gelir?

Avicenna, Batı külliyatında İbn'i Sina'ya verilen addır. İbn'i Sina bildiğiniz gibi, orta çağın en önemli tıp alimlerinden birisidir.

Bizim yaratıcı girişimlerimiz de kaçırmamışlar; madem hastane açıyoruz, aha İbn'i Sina, aha bulduuuk, bi de İngilizcesi'ni aldık mı, harika yol buluruz...

İyi de kim anladı bunu?

Bir an Ankara'daki üniversite hastanesi olan İbn'i Sina'nın adını kullanmak istemedikleri veya marka-patent olaylarından dolayı kullanamadıklarından dolayı mı diye düşünmedim değil...De memlekette isim mi tükendi kardeşim...

Hey benim kafası çalışan girişimcim...

Hey be!

EXPO'da Hazan Rüzgarları


Biliyorsunuz...Kaybettik...İlahi kaderimiz bu ya...

Expo fuarlarının elbet de önemli getirileri vardır. Şehirlerin yeniden yapılanması, potansiyelinin artırılması, kültürel çekim alanı oluşturması, sembol hale gelmesi, reklam yapması, yerel/global turizmini artırması, estetik anlamda güzelleşmesi, ve uzun yıllar yükselecek yeni anıtlar...

Her biri de kalıcı etkiye sahip avantajlar...

Olmadı..

Nedenini asla anlamam niye Milano'ya gider...Kanımca pek hoş olmayan bir şehir olması bir yana, bir Batı ülkesinin en sanayileşmiş şehri...İhtiyaç meselesi bir yana, zaten turizme ve sanayiye doymuş bir şehir. Güzellik açısından, Ege'nin incisi İzmir'le yarışması mümkün değil...Bir kere deniz yok. Zaten belli bir gelişmişlik seviyesine de ulaşmış. Kaldı ki EXPO daha önce Milano'da da 1906 yılında yapılmış.

Daha önce yapılmayan ülkelere, kıtalara götürülmek yerine, dünyanın farklı kapılarını açmak yerine, farklı ve geniş vizyonlar oluşturmak yerine, iktisadi ve kültürel olarak ihtiyacı, ihtiyaç bir yana heves ve isteği olan bir şehirdense zaten bilinen ve ekstradan bir özelliği olmayan bir şehre verilmesi mantık çerçevesine ilişmediği gibi EXPO'nun da salt bir "Batı" organizasyonu kimliğine bürünmekte olduğu gerçeğini onaylıyor. Batı ülkelerinin favorileri Japonya ve Güney Kore dışında herhangi bir Afrika, Orta/Güney Amerika, Asya ülkesinde yapılmışlığı yok bu EXPO'nun...

İtalyanlar'ın ayrıca Afrika ülkelerinin borçlarını silme vaadinde bulunarak Afrika delegelerinin desteğini kapmak için yaptığı rüşvet teklifi de gözlerden kaçmadı...Üzülerek dünyanın gerçeklerini farkediyoruz bir kez daha.

Farklı bir açılım değişiklik yaratabilirdi. İzmir'de EXPO güzel olabilirdi...

Üzülme İzmir, sağlık olsun, kordonunda yine güzel kızların dolanacak, ve dağlarında hala çiçekler açacak...

Sana ne oluyor?

Resimdeki zat-ı muhteremlerini medyadan bilirsiniz...Avrupa Parlamentosu Türkiye Karma Komisyonu Eşbaşkanı Hollandalı Joost Lagendijk.

Bu zatın işlevi ne midir? Bakmayın karmaşık görünen unvanına. Bu adamı son bir kaç senedir sürekli manşetlerde, Türkiye ile ilgili olur olmaz her konuda ahkam keserken görüyorsunuz.

Avrupa Birliği'nin ve sahip olduğu müd'hiş(!) insani, hukuki değerlerinin Türkiye'deki sözde temsilciliğini üstlenen bu dayı, icraatlarıyla ve açıklamalarıyla muntazaman saçmalıyor. Avrupa'da adını sanını bilen, veyahut sallayan çıkmaz; ancak sözkonusu adam ülkemizde gün aşırı yeni saçmalıklarla ortaya çıkıyor.

En son Hrant Dink davasında piyasada görmek nasip oldu bu adamı Beşiktaş'ta göstericilerin arasında. "Yargıyı etkilemek" denen hukuka aykırı fiilin alasını yapmakla meşguldu kameralar önünde şov peşinde koşarken. Ortada dava açılmış, failler yargılanıyor. Peki sana ne oluyor? Ne sıfatla yargının işlevini yerine getirmesine karışıyorsun? Kimsin sen?

Meğer onunla durmamış, AKP kapatma davası konusunda da bir başka AB temsilcisi Olli Rehn yorum yaparken eksik kalır mı; dayanamamış iki kelam da o patlatmış.."Siyasi sürece yargı darbesi" diye buyurmuş. Yargı işini yapıyor, siyaseti kontrol eden organları denetleme görevini yerine getiriyor. Hadi dava tarafları atıp tutuyor, hınçlarından konuşuyor, peki sana yine ne oluyor? Hangi sıfatla yine karışıyorsun? Farzedelim ki kapatma davası mesnetsiz bir iddia; senin ne haddine yargıyla ilgili bir olaya dair atıp tutmak?

Üstüne üstlük, 301 konusunda savurduğu tehditler hala akıllarda... Her ne kadar Türkiye'de 301'in uygulaması geniş tutulsa da, hatırlatılması gereken bazı noktalar var:

1- Dava açılması, kişinin ceza alması anlamına gelmez...301'den yargılanan kişi sayısı bol gözükmekle beraber, ceza alan sayısı son derece sınırlıdır.

2- Akademik çalışmaların da gösterdiği üzere, pek çok Avrupa ülkesinin ceza yasalarında paralel hükümler vardır. Bu çifte standardı anlayabilmiş değilim.


Bu zatın icraatları bu kadarla sınırlı değil elbet. Birkaç senedir başımıza musallat edilen çok bilmiş AP bilmemne bilmemnesinin, daha ilginç saçmalamaları da mevcut.

Örneğin seçim döneminde buyurmuşlar ki: "CHP'ye nasıl oy verirsiniz?"

Sana ne, sana ne?

Avrupa Birliği'nin kendi içinde devletler tarafından kabul edilen hukuksal uygulamalar dışında bir memleketin iç politikasına müdahale etme gibi bir işlevi var mıdır? Her halükarda Avrupa Birliği gibi bir uluslararası teşkilatın, bir devletin demokratik seçim sürecinde taraf olma, taraf tutma, aktif destekleme gibi bir fonksiyonu sözkonusu olabilir mi?

Birileri haddini aşıyor, fazla ürüyor... Bizim kervan biraz düzensiz yalnız, pek yürümesini bilmiyor...