Güneşin Zaptı Yakın

Transandantal Dervişler Ocağı'na hoşgeldiniz!
Ekmeğinizi, suyunuzu alın.!
Ve dönmeye başlayın...

Ocağın Temel Kelamı

"Hayat, koordinatları belli olmayan bir alan üzerinde kopartılan patırtıdır; evren ise sara hastalığına tutulmuş geometri..." Cioran

13 Kasım 2009 Cuma

Zeka Skalası

"Küçük zekalar insanları,
Ortalama zekalar olayları,
Büyük zekalar fikirleri tartışırlar..."

Eleanor Roosevelt

Roosevelt familyasından bu hanım nine hakkında ise daha sonra ayrıntılı yazacağım.Enteresan bir kişilik.

10 Kasım 2009 Salı

Özlediğimiz Ağlama Duvarımıza



"Now that he is safely dead
Let us praise him
Build monuments to his glory
Sing hosannas to his name.
Dead men make
Such convenient heroes: they
Cannot rise
To challenge the images
We would fashion from their lives.
And besides,
It is easier to build monuments
Than to make a better world."

/

"Madem ki öldü salimen
Bırakın yüceltelim onu
Anıtlar inşa edelim görkemine
Adına rahmet okuyalım
Ölmüş adamlardan çıkar
Böyle münasip kahramanlar: onlar
Dirilemezler
Karşı çıkmak için
Yaşamlarından biçimlendireceğimiz imgelere
Hem, üstelik
Daha kolaydır anıtlar yapmak
Daha iyi bir dünya yaratmaktan"

Carl Wendell Hines

not: Ekşisözlük'ten marikaki'ye teşekkürlerle

9 Kasım 2009 Pazartesi

Başlıksız

Ona bir yerlerden bir şekilde baktığımda; adını duyduğumda değil, belki gördüğümde bile değil, ama resimlerine, benim ona kafamdaki safi hayallerle dolu, onu temiz bir şekilde mükemmelleştirdiğim dünyamda verdiğim yerin ilk ve asli kaynağı olan o resimlere baktığımda, o durdurulamaz sıkıntı beni buna zorladığında, hep "Neden?" diye soracağım ve asla cevap veremeyeceğim. Asla bilemeyeceğim. Asla sorgulayamayacağım. Kayıtsız razı oluşlar da böyle başlar zaten. İsyan edebilmek isteyeceğim, çıldırasıya. Ama elimden hiçbir şey gelmeyecek. O zaten teferruatın çoğunu, hiç anlayamayacak.

Elde olacak yeni olası bir bekleyiş, arayış, elde, hep acıyacak olan bir ufak yara izi gibi, derinliklere atılmış kör bir bıçağin hafiften acıtan ama öldürmeyen kesisi gibi kenarda köşede her dem kalacak olan içten içe, aksettirilemeyen hüzün.

Umut insanın zehiridir. Nokta.

2 Kasım 2009 Pazartesi

Kaçırma / Miss it not


Söylenecek çok fazla bir şey yok aslında. Dopdolu ve derinlikli diyaloglar, başarılı senaryo ve akıcı, sürükleyici örgüsü, sürekli değişen açılarda, kimi zaman şaşırtan muhteşem çekimler, titiz seçilmiş ve dizilmiş sahneler, muhteşem oyunculuklar, emperyal dönem kentlerinin arşidükü Viyana'nın dört bir yanından en güzel mekanlar, sahnelerdeki modu aynen yansıtan harika müzikler. Bu film ve ardılı Before Sunset 150 kez izlenmeli. Hele bir de Issız Adam ve muadilleri gibi önümüze sunulan kuru saçmalıklardan sonra... Aşağıdaki diyalog, Amerikalı bıçkın karizmatik delikanlımız Jesse(Ethan Hawke)'nin, maceracı çok bilmiş Fransız kızı Celine(Julie Delpy)'i tren istasyonunda gitmekten vazgeçirme, başka bir dille, elinden kayıp gitmesini engelleme sahnesi...Filmin en güzel noktası.Bence...

Jesse: Alright, I have an admittedly insane idea, but if I don't ask you this it's just, uh, you know, it's gonna haunt me the rest of my life

Celine: What?

Jesse: Um... I want to keep talking to you, y'know. I have no idea what your situation is, but, uh, but I feel like we have some kind of, uh, connection. Right?

Celine: Yeah, me too.

Jesse: Yeah, right, well, great. So listen, so here's the deal. This is what we should do. You should get off the train with me here in Vienna, and come check out the capital.

Celine: What?

Jesse: Come on. It'll be fun. Come on.

Celine: What would we do?

Jesse: Umm, I don't know. All I know is I have to catch an Austrian Airlines flight tomorrow morning at 9:30 and I don't really have enough money for a hotel, so I was just going to walk around, and it would be a lot more fun if you came with me. And if I turn out to be some kind of psycho, you know, you just get on the next train.

Jesse: Alright, alright. Think of it like this: jump ahead, ten, twenty years, okay, and you're married. Only your marriage doesn't have that same energy that it used to have, y'know. You start to blame your husband. You start to think about all those guys you've met in your life and what might have happened if you'd picked up with one of them, right? Well, I'm one of those guys. That's me y'know, so think of this as time travel, from then, to now, to find out what you're missing out on. See, what this really could be is a gigantic favor to both you and your future husband to find out that you're not missing out on anything. I'm just as big a loser as he is, totally unmotivated, totally boring, and, uh, you made the right choice, and you're really happy.

Celine: Let me get my bag.

Mut

" İnsan başta hiç mutlu degildir, ama bütün hayatını kendisini mutlu edecegini sandığı bir şeyin peşinde çabalayarak geçirir; nadiren amacına ulaşır, ulaştığında da yalnızca düş kırıklığıyla karşılaşır. Sonunda bir enkaz gibidir ve limana direkleri ve donanimlari yok olmuş bir şekilde gelir. Ondan sonra da mutluluk ya da mutsuzluk aynıdır. Çünkü hayatı içinde bulunduğu her dakika, yok olan andan fazlası değildir ve şimdi de sona ermektedir."

Arthur Schopenhauer
Fi Tarihi
Mut / Mersin

1 Kasım 2009 Pazar

Yaz, bir kenara yaz...

Yazacağım.
Yazamıyorum.
Parça pincik taslaklar, bölük pörçük paragraflar var elimde, hepsi bu.

Kimisi kağıt parçalarında çekmecelerde, kimi not defterlerinin orta sayfalarındaki gizli köşelerinde, kimi bilgisayar masaüstümde, kimisi ufak bir flash disk hafıza belleğinin ücra bir klasörünün içinde. Bir kısmı derli toplu, bir kısmının hiç hayrı yok.

Italo Calvino da öyle yaparmış. Gittiği farklı yerlerden, şehirlerden kendine aksedenleri küçük not defterlerinde tutup kitaplarını o notların kitap formatına formüle edilişi ile yazarmış.

Uzun bir süre yazmamış, günleri, geleni geçeni, duygu ve düşünceleri belgelendirmemiş olmam bir hataydı. Bir senedir bunu bir nebze yapmaya çalışıyorum.

Bir sene içinde. Bir sene içinde bitmiş olacak.Diye umuyorum. Düşündüğüm bir iki kesin isim var, ama adı bende saklı. Belki de sandığım kadar değeri ve gücü yok parça parça benliğimden kopmuş olan ve olmakta olan sözlerimin. Ama içimden bir his öyle olmadığını söylüyor, eğer ben ayıklama ve imbikten geçirme prosedürünü doğru yapabilir ve de örgüyü doğal, uygun ve akıcılık sağlayabilecek bir platform üzerine oturtabilirsem...

31 Ekim 2009 Cumartesi

C.




"Küçük kumarlarınız vardır. On kuruşluk tombalalar. Şimdi kim bilir kaç kere evde, kim bilir kaç kadının 'Aman ayol, bu ne kötü şans böyle,' sözüne kim bilir kaç erkek 'Üzülmeyin, kumarda kaybeden aşkta kazanır,' diyordur. Kim bilir kaç erkek de acele edip bu sözü ondan önce söyleyemediler diye onu kıskanıyordur.Biliyorum sizi.Küçük sürtünmelerle yetinirsiniz.Büyüklerinden korkarsınız.Akşamları elinizde paketlerle dönersiniz.Sizi bekleyenler vardır.Rahatsınız.Hem ne kolay rahatlıyorsunuz.İçinizde boşluklar yok.

Neden ben de sizin gibi olamıyorum? Bir ben miyim böyle düşünen? Bir ben miyim yalnız ? "

4 Ağustos 2009 Salı

Grup Vitamin - Istanbul'da




Bizi uzun yıllar güldüren gayri-ciddi adamların, bu ülkede yaptıkları şeyi,her nasıl adlandırmak gerekiyorsa, sadece kendilerinin yapmış olduğu özel adamların, son derece ciddi ilk, tek ve son şarkıları...

Grubun baş aktörü Gökhan Semiz'in ardından tekrar çıkarılmış ve bu nispette daha da bir anlamlı.

Ve.

Çok yazık.!

Hangi şarkı mı?

Tık atın

Bu şarkıyı tek celsede geçmek gerekirdi.

Grup Vitamin'e ayrıca değineceğim. Uzun uzun. Damgalarını vurdular yediden yetmişe belleklere, her ne kadar gitmiş olsalar da.

Dipnot: Bu yazıda yakaladığım bayık Yılmaz Özdil üslubu için özürler ola...

17 Temmuz 2009 Cuma

Acıya Dair



Ve bir kadın konuşarak, bize Acı'dan söz et dedi.
Ve o dedi ki:

Acınız idrakınızı saran kabuğun kırılmasıdır.

Nasıl meyvanın çekirdeği kırılmak zorundaysa, canevinin güneşi görmesi için, siz de acıyı tanımak zorundasınız.

Ve eğer yüreklerinizi yaşamlarınızın gündelik mucizeleri karşısında merak ve hayranlıkla dolu tutabilsediniz, acınız da en az sevinciniz kadar harikulade görünürdü.

Ve yüreğinizin mevsimlerini kabullenirdiniz, tıpkı tarlalarınızdan geçen mevsimleri her zaman kabullendiğiniz gibi.

Ve hüznünüzün kışlarını dinginlikle seyrederdiniz.

Halil Cibran

14 Temmuz 2009 Salı

Lizbon'da Bir Huzursuz


Bir şey kalmaz geride, hiç bir şey. Hiçiz biz.
Biraz güneşte, biraz havada geciktiririz
üzerimize çöken solunamaz karanlığı,
Küçük düşürülen, dayatma altındaki yeryüzünü.
Üreyen, ertelenmiş cesetler,
kararlaştırılmış yasalar, görülmüş heykeller,
Bitirilmiş methiyeler...
Her bir şeyin kendi mezarı vardır.
Bizlerin, bildik bir güneşin kan bağışladığı etin akşamı
oluyorsa
onların neden olmasın.
Öyküyüz biz, öyküler anlatan, başka hiç...


Fernando Pessoa

13 Temmuz 2009 Pazartesi

Ve Çocuğun Uyanışı Böyle Başladı...



Ey gece sen de aldatıldın

Sana da tuzak kurdu yüzü güneş parıltılı kız

Cahit Zarifoğlu

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Adamlar, Adamlar !

"Romen" Diyojen bir gün sokak ortasında, "Adamlar! Adamlar! " diye haykırmaya başladı. Halktan, eşraftan bir kısım insan etrafına toplandı. "Romen" Diyojen, "Ben adamları çağırıyorum!" diyerek sopası ile onları ürküttü.

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Elitizm ve Ayrım

Arkadaşım.
Etrafına bak.
Senin üstündeki ve görüntün sana göre daha güzel diye,
Senin paran daha fazla diye,
Senin ailen ve her anlamda senin gibi olduğuna gönülden inandığın, çevren senin o at gözlüklü çerçevende sözde daha üst bir toplumsal ve bireysel statüye sahip diye,
Sen daha iyi bir okulda okuyup da salt bu nedenle kendini daha "eğitimli" zannediyorsun diye,
Senin başkaları üzerinde oluşturduğun menfi etkiler nedeniyle gücünün daha çok olduğunu sanıyor, kendini kudretli ve haşmetli görüyorsun diye,
Sen kendini bir halt zannediyorsun diye,
Sen kendi söylediklerini, konuştuklarını, yaptıklarını daha matah, daha komik, daha önemli zannediyorsun diye,
Sen çakalsın, senin gözün açık diye,
Sen kendince çok birşeyler yaptığını, en doğruyla iştigal ettiğini düşünüyorsun diye,
Senin meşgalenin kendine yine kendi kriterlerine daha fazlasını getiriyor diye,
Sen diğerlerinden çok farklı, özgün ve de özel olduğunu sanıyorsun diye,
Sen çok aktivitede, çok farklı mekanlarda bulundun diye,
Sen kendi kriterlerine göre üstünlük tanıdığın kendin gibilerle aynı çevredesin diye,
Sen dışarıya muhteşem bir imaj veriyorsun ve kendine temelsiz bir biçimde güveniyorsun diye,
Senin ve de çevrenin yaşadığın, bulunduğun, çalıştığın, takıldığın yer madden daha çok değer barındırıyor diye,

Nasıl diğerlerinden üstte oluyor, onları nasıl hor ve hakir görüyor, eziyor, onlarla nasıl maytap geçiyorsun?

Aynaya bak, bir de sokağa çıktığında gördüklerine bak. Seni diğerlerinden ayıran gerçekten nedir?

Sen kimsin? Bütün bunları haklı çıkaracak ne yaptın? Kim olduğunu zannediyorsun? Senin ve benimsediklerinin artıları, kendi kafanda yarattığın bir avuç saçma sapan kriterlere göre çok, ama bunun dışında gerçekten var mıdır ve varsa nedir? Bilincinde ve bilincinin altında bütün bunları oluşturan etmenler nelerdir?

Peki bütün bunlardan sonra sen niye haklısın? Nasıl bunları yapabiliyor ve kendinde ciğer, kalp ve beyin olduğu iddiasında bulunabiliyorsun?

Seni aşağılık elitist seni...

7 Temmuz 2009 Salı

Gecenin Menüsü - 6


1-Yann Tiersen - Summer 78

2- Radiohead - All I Need

3- Ezgi'nin Günlüğü - Oyun

4- Ricardo Villalobos - Chromosul

5- Sufjan Stevens - Chicago

6- Fahir Atakoğlu - Yeşilada(Kıbrıs Belgeseli)

7- Moloko - Familiar Feeling

8- The Cardigans - War

9- Fairground Attraction - Perfect

10- Beck - Everybody's Gotta Learn Sometimes

5 Temmuz 2009 Pazar

Yangın Yeri'nde Bir Can İmişem...




Yazıklardan yazık beğenilmesi gereken, Türkiye adına, insanlık adına, Sivas kenti adına utançla sınırlanamayacak derecede elem dolu bir gündür 2 Temmuz 1993..Sivas Katliamı'nın günüdür.

Eskilerden nam salmış hemşerileriniz, peygamberiniz ve nicesi karşılarında görse sizleri suratınıza tükürürdü. Kabadayı ağanız Muhsin Yazıcıoğlu'nu, hatta eğer gerçekten böyle bir adamın mevcudiyeti sözkonusuysa Osama bin Laden'i bile aratmadınız.

Cumhuriyet tarihinde yaşanan ikinci Menemen Vakası'dır. Ve işin en acı tarafı, olayın sanıkları Sivas'ta, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde aramızdadırlar. Sokakta dolaşıyorlardır, tam kasıt ile nitelikli şekilde, ve esasen dine aykırı olmasına rağmen din saikiyle, canavarca hislerle ve görülmemiş yöntemlerle, saatlerce taşlayarak, yakarak, barikatla hapsederek insan öldürmek suçunu fail/azmettiren/yardımcı olarak işlemişlerdir ve hala aramızda dolaşmaktadırlar. Oturduğun kahvenin köşesindeki masada çay içmektedir, cuma namazında sağ arka köşende cemaatin bir parçasıdır, tapu memurluğunda arka sıranda bekleyen vatandaştır, meydanın solundan girdiğinde göreceğin süpermarkette elindeki poşete domates doldurandır, hatta 2 sene önce Madımak Oteli'nin altındaki kebapçıdan doymuş bir şekilde sırıta sırıta ayrılmıştır. Yarın "şartların olgunlaşması" ve ustalıklı provokasyon olması halinde yeniden yaşanmayacağını kimse iddia edemez. eğitimsizlik ve cehalet olayın ortaya çıkmasının belki bir sebebidir, ancak yok, bunla kısıtlanamayacak kadar vahimdir olay. İnsan mefhumu o gün Sivas'ın göbeğinde ortadan kalkmıştır. orada olayın aleviymiş- sünniymiş ve benzeri ayrımlarla hiçbir alakası yoktur. Aşık veysel'in dizelere döktüğü davamız, "insanlık davası" hasarları geri döndürülemeyecek şekilde satılmıştır.

Ya devlet, ordu, polis vesaire. Siz o insanları oraya devlet olarak kendiniz davet ettiniz. Sivas valiliği'nin davetlisiydi o insanlar. Diri diri yakıldılar. Müdahale edilemez miydi? (bir adam dahi çıkıp "Quo vadis" birader? diye sormadı).. Saatlerce izlenen o olayların durulması sağlanamaz miydi? O günlerde sivas ve çevresinde devlet adına sorumlu olan herkes, bugün "o kadar büyümesini beklemiyorduk" defisi altına sığınacaktır. Halbuki istek meselesi. O masum adamlar orada o gün kurtarılmak istenmedi. ve kamu hizmetinin, dolayısıyla da bir devletin en önemli fonksiyonu olan güvenlik, yerlere sürüldü, devlet o vatandaşları adına yükümünü yerine getirmedi, ve türk vatandaşlığının ne kadar ucuz olduğu gözler önüne serildi. Olayları 3-5 çapulcunun eseri olarak nitelendirmenin mümkün olmadığı elbet ki biliniyor. Adına ne derseniz diyin, gölgede kalan, Türkiye'nin 50'lerinden itibaren damgasını her yere vurmuş derin izler o gün de oradaydılar. Ve bu bir grup fanatik sadist, tıpkı eskilerden beri kapı aralığında doğru zamanı bekleyen derin izlerin provokasyonuyla işlerine başlarken, aynı izlerin etkileriyle bir insanlık davasının satılmasına nihayetinde yargı mekanizmaları da alet oldu. O günün sorumlularının yargılanması dahi yıllarca geciktirilip hukuk komedyası haline dönüştürüldüyse, orada var olan binler hala ellerini kollarını sallayarak dolaşıyorlarsa, daha hangi hukuk devletinden bahsediliyor bize, hangi adaletten bahsediliyor? Bu olayların bir daha yaşanmaması için hangi caydırıcılık unsuru, hangi güven duygusu, hangi ibret timsali, hangi cezai uygulama mevcut?..Zamanaşımına uğrayan dosyalarda, bugünlerden kaçabilecek, ama yarından, o da olmadı bir başka dünyadan, bir başka yaşamdan kaçamayacak bir utancın, yarenin, basiretsizliğin delilleri yatıyor.

Srebrenica'da aval aval baktılar, kasten müdahale etmediler diye bela okunan Hollanda askerlerinden ne farkı vardı orada devlet birimlerinin...Yahut orada yapılanların Srebrenica'dan sayı dışında ne eksiği vardı.

Ey Mehmet Ağar'lar, hani bizim yediğimiz pekmez gittiğimiz antep idi, hani sizi bilen bilirdi. Hani Tansu Çiller'ler ya yapıyordunuz, ya yapıyordunuz da irade şovları sergiliyordunuz. Hani Şevket Kazan'lar, Necmettin Erbakan'lar, hani hakiki Müslüman sizlerdiniz, hiç mi Bakara Suresi okumadınız da "Zulüm ve baskı adam öldürmekten daha büyüktür" kısmını görmediniz, hiç mi Maide Suresi'nden Habil ve Kabil'in hikayesini okumadınız. Devrin Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu, üst derece bir kamu görevlisi sıfatıyla, "Gazanız mübarek olsun" diye bağırırken, acaba ne adına, hangi gaza'dan bahsediyordu. ben bilemedim.

Ve türkiye. Tasların ve hamamların atalet içinde çürümeye terk edildiği "kutlu addettiğimiz" diyar. Televizyonlarda doğru düzgün bir haber yok, gazetelerde kenarda köşede(tahmin edersiniz ki "bazı" kurumlarda hiç bir ibare dahi yok). Milyonların toplanıp bağırması, yuhalaması gereken bu kara günde, biz her zamanki gibi evimizdeyiz, işimizdeyiz gücümüzdeyiz. Ucu bize dokunmadı çünkü. Kafamızda lanetleriz olup biter. Bitmiyor işte. Bu zihniyetin, korkutulması, sindirilmesi gerekiyor ki, korkudan ses etmeye cüretleri dahi olmasın. Bunların çolukları çocuklarının olan bitenden haberdar edilmesi, eğitilmesi gerekiyor ki, gün gelip bu yaptıklarından dolayı babalarının yüzüne tükürebilsinler. Zaten zayıf olan toplumsal bilinç ve hafızamızın, bu gidişatla uzun vadede ayakta tutulabilmesi mümkün değil...

Sivas katliamı,naçiz kanımca gerçekten de 90'lı yılların genel tarihi açısından da özgün bir olaydır. zira var olan her türlü müspet değerin bu kadar alenen çiğnendiği ve her türlü menfi değerin büyük bir coşkuyla icra edildiği bir gün o yılların modernite iddiasında olan bir ülkesinde, çok nadirdir. İnsanlık, başta yaşama hakkı olmak üzere bahsedilebilecek her türlü insan hakkı,hukuk/adalet/hakkaniyet, her türlü din kuralı, ne kadarı varsa sayabileceğiniz her türlü insani değer, gelenek/görenek/örf-adet çiğnenmiş; bunlar olurken, cinayet, kaos, suç, kan, canavarlık, atalet, gaflet, dalalet,cehalet ve sonunu getirmeksizin sayabileceğiniz her tür menfi değer göklere çıkarılmıştır...

Bitiriş gene Aşık Veysel'den olsun:

Yezit nedir ne Kızılbaş,
Değil miyiz hep bir gardaş,
Bizi yakar bizim ateş,
Söndürmektir tek çaresi

Bu âlemi yaradan bir,
O'dur külli şeye kadir,
Alevi Sünnilik nedir,
Menfaattir var varası

Var varası menfaat...!

24 Haziran 2009 Çarşamba

Limanlar



Halatlar limanlarda,

Umutlar limanlarda,

Hayatlar limanlarda...

Ama biz bozkırların insanlarıyız...



Bilmeyiz bundan da gayrısını,


Dipnot: Sonu olmayan cümleler virgülle biter, ki devamı gelebilsin. Bir başka zaman diliminde sesimiz çıkabileceğinde, duyurulacağında.

19 Haziran 2009 Cuma

Giderayak

İnsan birşey bırakmak ister
Yitişlerde, terkedip gidişlerde.
Kimseye sitemim yok,
Sadece aklım almadı...

Yıpra...

Hepiniz önce kendi savaşınızı vereceksiniz...

Resim: Philip Jakob Loutherbourg : İspanyol Armadası'nın Yenilgisi, 1796

17 Haziran 2009 Çarşamba

Gecenin Menüsü - 5



1- Ennio Morricone - The Ecstasy of Gold

2- Tool - Parabola

3- Blink182 - I Miss You

4- Telepopmusik & Angela McCluskey - Don't Look Back

5- The Scorpions & Berlin Philharmonical Orchestra - Send Me An Angel

6- The Kooks - One Last Time

7- Starsailor - Four To The Floor

8- The Radio Dept. - Your Father

9- John Legend - PDA(We Just Don't Care)

10- Coldplay - Lost(Remix feat. Jay-Z)

16 Haziran 2009 Salı

I'm Forever Blowing Bubbles


I'm forever blowing bubbles,


Pretty bubbles in the air,


They fly so high


They reach the sky


And like my dreams,


They fade and die


Fortune's always hiding


I've looked everywhere,


I'm forever blowing bubbles,


Pretty bubbles in the air...


Hayatın içinden mükemmel dizeler gibi. Bir şiir/şarkı sözü gibi. İnsana dair pek çok hissiyata ve noktaya dokunaraktan..






Bir takımın sahip olabileceği en güzel marş da bu olsa gerek. West Ham United'ın marşı. Hayatın ta içinden. Muzafferlerin marşı değil. Orta sıra takımının ve onun sadık fanatiklerinin mağrur ve gururlu marşı.


Sonsuza kadar baloncukları üflemeye devam. Gökyüzünde patlayıp kaybolsalar dahi. Saklanan talihe karşı gelerekten...


P.S.: Kardeşim Cahit'e teşekkürlerimle. Ek olarak, Green Street Hooligans adlı filmi mutlaka izlemek gerekirmiş diyorlar..

9 Haziran 2009 Salı

That Drive for Isolation

I guess it just comes at some point and never wanna leave you alone for a lifetime.

But, as human is a social existence, socially-driven and socially-motivated, or in another point of view, grown to be so out of the effect of the current society's collective unconscious whatsoever, there is still the necessity to console yourself and compensate for the lost socialization process and put something replacing that.

Well. I guess there are supposed to be some ways. There are no definite cures, however supposed to be some ways to enhance the situation. Music is one of them, Interactive World and the Internet, is definitely another one, and more and more people switch to that method each day. Well, in many cases, if you haven't yet found your soul twin or someone like that you might wanna refer with another cheesy/weird name, there is the pressure of P2P, Face-to-Face barrier and question of being locked at the mutual conversations.

But at the same time, it is not just a matter of conversation, too. It is at the same time a matter of behavior and as the age goes further and when you even see the early whites in the mirror, you also get the understanding of this fact: However much you like the people, however deep you are tied to them, you simply cannot stand their behaviors, manners or styles. Maybe they also cannot stand you, too. But every person is responsible with his/her own case, so, leaving apart the fact that empathy is a necessity in any relationship, every person will try to rectify and direct his/her own case.

Well. Je weniger, desto besser? Oder je mehr, desto super?

Büyük Harp'ten Unutulmaya Yüz Tutmuş Bir Mareşal

Uzun bir aradan sonra. Yeniden tarih yazınına konsantre olabildiğim bir askeri tarih temalı biyografik pasaj. Alanımız elbette ki favorimiz. Büyük Harp! Öznemiz ise Sırp Mareşal Radomir Putnik...


Radomir Putnik, 1847-1917 yılları arasında yaşamış, Sırp Ordusu'nun Birinci Dünya Savaşı esnasındaki başkumandanı.
Sırbistan'ın Avusturya-Macaristan tarafından Alman ve Bulgar yardımı olmaksızın 1915 sonuna dek alt edilemeyişinin nedenlerinden birisi.
Sırplar'ın büyük mareşali 93 harbi esnasında osmanlı'ya karşı savaşmış, kariyerinin ilerleyen safhalarında her iki balkan savaşı'nda * da sırp ordusunu askeri anlamda başarı ile kumanda etmiştir.

Oskar Potiorek(Tarih sahnesinde bir başka yazının öznesidir) kumandasında gelen Avusturya-Macaristan ordularının taarruzlarını, sayısal dezavantaja rağmen(220.000 askere karşı 170.000 asker), savunma tarafında olmanın verdiği artıların da yardımıyla, 1915 Aralık ayına kadar birden fazla kere durdurmuş, sağlanan erken ilerlemeyi geriye itmiştir.


Statüko 1915 sonunda, Almanya'nın, "eeeh yettiniz bee" diyerek mide bulandıran küçük sinek haline gelmiş olan sırbistan'ı temizlemeye karar verip August von Mackensen komutasında takviye kuvvet göndermesi ve de Bulgaristan'ın belin arkasından sırbistan'ın omurlarına bıçağı sokuvermesi sonucu iki ateş arasında Sırplar'ın mağlubiyetiyle sonuçlanırken, yenilmiş olan Sırp ordusu tam mevcut Arnavutluk yönüne doğru ilerlemeye çıkmış, kışın ortasında sayısı on binlerle ölçülen sayıda ölümle sonuçlanan dağların arasından gerçekleştirilen bu uzun yürüyüşte Putnik de ordusuyla beraber kalmıştır ve çeşitli zatürre vb. hastalıklar geçirerek, bir sene kadar sonra, zaten önceden bozuk olan sağlık durumu ölümüne yol açmıştır.

Bu esnada eklemek gerekir ki, Sırp Ordusu bu süre içinde Korfu Adası'nda yeniden örgütlenecek ve Yunanistan'ın harbe katılmasıyla Selanik cephesinde görev alacaktır.

Mareşal'in büyük savaş başladığı esnada Avusturya-Macaristan toprakları dahilinde termal fizik tedavisi görüyor olması ve savaş başladıktan sonra Sırbistan'a serbestçe dönebilmesi de enteresan bir detaydır. düşünün ki 1 numaralı düşmanınızın en yetenekli,kıdemli ve rütbeli kumandanı topraklarınızda ve siz onun ülkesine elini kolunu sallaya sallaya dönüp size karşı harp idaresini eline almasına ses etmiyorsunuz. Belki de o dönem ne sebepten çıkmış olursa olsun harbin de bir edebi adabı varmış, eh?

The Disappointment Series

The question of disappointment is a frequent question I have been examining(well not scientifically, better to say creating some brain trash by myself). Probably due to some experiences, maybe as a great piece of human life, and most and most probably as I see as the key feeling towards general mood, and a key motive of the reasons of many things, for the man.

Today, I surprisingly wanted to express myself in another language. That could have been even German. Thank God it is not, both for the writer and reader, for very clear reasons involving the capacity of the writer and the understanding of the reader :)

Anyway. How would you recognize that you are disappointed over something? Do you recognize it at all? As you don't know the alternative result, and as the alternatives will never be known to anyone, can we say that disappointment is a fake feeling that man sickly creates in his own mind? Do only the souls which are not sane enough(as nobody is perfectly sane) experience it deeply? Is inner-peace & restlessness relative to the level of the disappointment? 
How would and shall a disappointed man behave? Aggressive and determined, or with a silent acceptance and literal maturity(However you might define it)? What change does it make with regards to the disappointments occurring within your control or out of your control? Can you really figure whether it was under your control or not,too? How far disappointments can take you, and what would they make you do, or refrain from the certain things you might have done without them previously happening?

Too many questions without much exact answers. 

Es klingelt irgendwie von einer anderer Konstellation, aber noch, es ist in den Grenzen von dem Erd.  Und ja, etwas Grün wird gut sein...

8 Haziran 2009 Pazartesi

Anti-İnşirah?

Üzerine herhangi bir umuda sahip olmadığın şeyi sevemezsin.
İşte bundandı(r) birşeyi sevmemiz, sevmememiz

7 Haziran 2009 Pazar

Şafak Sökmezcesine

(burda resim olmamalı. Görsel öge barındırmamalı bu pasaj)
Verimim kayboldu.
Şu günlerde ne okuyabiliyorum, ne yazabiliyorum. Çok da önemli de değil açıkçası.
Diyaloglara girebilme katsayılarım uzun sürmüş gibi gelen kısa ve kesintili izolasyonlar sonrası biraz daha artış gösterdi.
Artık bir çağ kapanıyor benim adıma. Yeni bir çağ açılıyor.
Kendi reformlarım değil ama bunları yapan. Hayatın içinden gelen değişiklikler.
Belli raylarda oturamıyorum, belli rayları oturtamıyorum.
Kendimi anlık olarak da yenemiyorum. Çözümü var ama geçici.
Kırmızı çizgiler ?!

- Otobanda 250 ile giderken sağında atını sürmeye çalışan köylü faytonunun arabanın dikiz aynasını kırması gibidir aslında hayatın bazı noktaları. Yalpaladığını zannedersin aslında, ilerleyeceğini sanarsın. Motorun çalışır ama aynan kırılır. Tüm aynaların kırıldığında hurdaya atılma zamanının geldiği zannedilir, ancak beygirlerinin yarısı ölse de ilerlersin. Peki ya faytonunu kırdığın adam? Sen onu çoktan geçip gittin, umursamadın da. Senin aynanı kırması dışında.

- Eskiden bazı oyunlar vardı. Theme Hospital vardı mesela. Kardiyo makinası alır hastalarını, bilardo alır doktorlarını, kola makinası alır hasta yakınlarını mutlu ederdin. Keşke hepsi bir paket set dahilinde bu derece rahat olsa imiş. Sanal dünya bize ufaklıktan yanlış aşılamış. Ne çok da oyun oynamışız zamanında be kardeşim.

- Rüyanda görsen inanma...Rüyanda ise hiç inanma. Hayal kırıklığı hislerin en kötüsü müdür acaba? Her hissi yaşamış olduğumuzu sandığımız yanılsamasından olsa gerek bu cehalet. Tatmadan bilemezsin. Ancak varsayılabilinir.

- Kulağıma çalınan birkaç kahramanlık türküsü. Kulağımda çalan birkaç kahramanlık türküsü. Kahramanlar neden bu kadar insan üstü olmak zorunda?Neden günahlarıyla sevaplarıyla bizden biri değiller?

11 ay kışın, bir ay da baharın yaşandığı puslu/soğuk/ikiye ayrık Berlin'in ehvenişer kısmısından yazarkene gecelik saçmalama limitimizi de doldurduk. Hava ağarırken bize de ait olduğumuz yere yönelmek düşer. Herşey adabınca diyoruz, değil mi? 

Perfect Day



It's such a perfect day,
I'm glad I've spent it with you,
Oh such a perfect day,
You just keep me hangin' on...

26 Mayıs 2009 Salı

Türk Televizyonlarının En Bayat Kişilikleri - 2



Evet, onu tanıdınız...

Sevdiniz de ilk başta hani fena gözükmemişti. Ta ki 10 sene kadar aralıksız gece gündüz tekrarlı programları gına getirinceye kadar. Sadece bu hanımefendiden ibaret de değildi. Kocası ve bilimum televizyon tiplemesinden oluşan tayfası kah keyifle gülücüklerle izlendiler, kah da bunaltı gına getirdiler.

İtilmiş-Kakılmış, Sürahi Hanım, Alican, Brezilya dizilerini alaya alan tipleme ve niceleri... Söyle bakalım Alicaaaan....Kak-İt...

Yasemin Yalçın tiplemelerinin klasik kaderi ve sonu vardır. Bu yüzden biraz da baygınlık vermiştir. Her skecin sonu standart bir şekilde sonlanırdı. Mesela, Sürahi Hanım gelini aileyi bıktırır bıktırır en son bir cinlik yapar kendini rağbette tutardı, Kakılmış bir şekilde sürekli dayağı yerdi...

Bir devir Türk televizyonlarında bu kadınla geçti. Şimdi tayfasıyla beraber toptan silindiler.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

O an yazmak !!!

Bazı anlar vardır.
Yazmak isteği içine düştüğünüz. Bir eski büyük yazarımızın dediği gibi yazmasanız çıldıracağınız. Ama kelimeleri toplayamadığınız, ne yazacağınızı bilemedeğiniz...

Kaleminizin köreldiği, kalemtraşınızın beyninizin girdaplarında kaybolduğu o anlar.

Dudaklarınız öne doğru kapalı olur o an. Gözlerinizde anlamsız fakat bir o kadar da dingin bir bakış, tam duvara doğru. Vakur bir duruş, öne kambur sırtınıza rağmen, kapanmaya direnen gözlere rağmen dimdik vakur bir ayakta kalış...

Sözlerin yarım kaldığı, hissedilenin dillendirilemediği o an...Yazabilmek ne güzel, anlatabilmek ne zordur!

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Bu Su Hiç Durmaz...

Her ne kadar saygın bir sanatçı olsa da Leman Sam'a, ve tabi ki asla ve asla Gülben Ergen'e verilmemesi, arkada Erkan Oğur ve ekibiyle beraber Bülent Ortaçgil'den sonsuza dek dinlenesi, hayatın özetini, her ne kadar buruk da olsa en güzel ve isabetli yapabilmiş o güzel şarkı...
Verimin yok olduğu anlarda...


Açıkhava konserini ısrarla izleyiniz:
http://www.youtube.com/watch?v=Jy2X1eEURDM&feature=related

Kar gibi örttün üstünü
İçinde tüm çiçekler
Birer birer titrediler
Uykusuzluğundan belliydi
Kafanda birikintiler
Teker teker döküldüler
Sen hep kendine önlemler aldın
Ben kendime yasaklar koydum
Önümüzde barajlar var
Bu su hiç durmaz

Yaşamak dop doluydu
Akan pınarlar gibi
İnanmayanlar beklediler
Umutlarını borç verdin
Cebinde hiç kalmadı
Dostların anlamadılar
Sen hep kendine önlemler aldın
Ben kendime yasaklar koydum
Önümüzde barajlar var
Bu su hiç durmaz

Nar gibi güzelliğin gizliydi
Vereceklerin fazlaydı
İnsanlar inanmadılar
Sustun sustun konuşmadın
Sonra kaçtın arkana bakmadan
İnsanlar şaşırdılar
Sen hep kendine önlemler aldın
Ben kendime yasaklar koydum
Önümüzde barajlar var
Bu su hiç durmaz...