Güneşin Zaptı Yakın

Transandantal Dervişler Ocağı'na hoşgeldiniz!
Ekmeğinizi, suyunuzu alın.!
Ve dönmeye başlayın...

Ocağın Temel Kelamı

"Hayat, koordinatları belli olmayan bir alan üzerinde kopartılan patırtıdır; evren ise sara hastalığına tutulmuş geometri..." Cioran

17 Aralık 2011 Cumartesi

...

Özlüyorum...O yolları özlüyorum. Köpek gibi özlüyorum.Uzun çayırları, engin denizleri, yol üstü ayranı, kuyudan çeşmeden su çekip içen köylüleri, tek sokaklık şehirleri, sidik kokan graffittili apartman köşelerini, çizik metro pencerelerini, kaçan trenleri, sarayların içlerini, izbe bar köşelerini, striptiz kulübü usulü karaoke direklerini, şehir dışı kenar banliyölerini, gurbet berberini, sarhoşluk dönerini, birayla kafa bulmayı, keyifle sızabilmeyi, deniz kenarı çayı, sevmeyi, kalpten ve sonsuzmuşçasına, hayal kırılmaksızın, umut etmeyi, belki biraz kaybolmak, zaman kısıntısı olmaksızın yürümek, belki nehir kenarlarında biraz yükselmek. Bir şarkıyı yüzlerce kez üstüste dinleyebilme takatini. Dostluk, kardeşlik, düşmanlık, sülale, nefret, sonsuzluk yanılsamalarını. Baymayı bile..Hepsindeki eski keyfi..Sikerim çarkını...

2 Ekim 2011 Pazar

"Zorba" Olabil(eme)mek

Sustu. Takkesini çıkardı, hırsla başını kaşıdı, yolmak istermiş gibi yine bıyıklarını çekti; bir şey söylemek istiyor ama kendini tutuyordu. Gözucuyla bana baktı, sonra kararını verdi.

"İnsan canavardır" diye bağırdı ve sopasını şiddetle taşlara vurdu. "Büyük canavar! Zatın bunu bilmiyor. Bütün işlerin yolunda gitmiş, ama bir de bana sor. Canavar, diyorum sana. Ona kötülük mü ettin? Senden çekinir ve titrer. İyilik mi yaptın? Gözlerini oyar...Aradaki uzaklığı koru patron!İnsanlara umut verme. Hepimizin eşit olduğumuzu, hepimizin eşit haklara sahip bulunduğumuzu söyleme; çünkü hemen senin hakkını çiğner, elinden ekmeğini kapar, açlıktan gebermeye bırakırlar seni. Ben senin iyiliğini isterim, aradaki uzaklığı koru, patron!"

Boğulmuş bir halde,
"İyi ama hiçbir şeye inanmaz mısın sen?" dedim.

"Hayır hiç bir şeye inanmam.Sana kaç kez söyleyeceğim? Zorba'dan başka hiçbirşey ve hiç kimseye inanmam. Zorba, ötekilerden iyi olduğu için değil; asla! O da canavardır. Zorba'ya inanırım ama. Çünkü yalnız ona sözüm geçer. Yalnız onu bilirim. Bütün ötekiler hayaldir. Ben onun gözleriyle görüyor, kulaklarıyla işitiyor, bağırsaklarıyla sindirim yapıyorum.Bütün ötekiler hayaldir diyorum sana! Ben ölünce hepsi ölür. Bütün Zorba dünyası güme gider..."

Alay ederek,
"Amma bencillik be!" dedim.

"Ne yapayım patron? Bu budur. Bakla yedim, bakla söylerim. Zorba'yım. Zorba'ca konuşurum..."

7 Haziran 2011 Salı

The Most Dangerous Bar to the Liberties / Özgürlüğün Önünde En Büyük Tehlike





"I believe that banking institutions are more dangerous to our liberties than standing armies. If the American people ever allow private banks to control the issue of their currency, first by inflation, then by deflation, the banks and corporations that will grow up around the banks will deprive the people of all property until their children wake-up homeless on the continent their fathers conquered".- Thomas Jefferson, 1802


"Bankacılık kurumlarının özgürlüklerimize karşı düzenli ordulardan daha tehlikeli olduğuna inanıyorum. Eğer Amerikalılar bir zaman özel bankaların kendi paralarının basılmasını kontrol etmesine, önce enflasyon, daha sonra deflasyonla izin verirse; bankaların etrafında büyüyen banka ve şirketler insanları çocukları atalarınca fethedilmiş kıta üzerinde evsiz olarak uyanana kadar tüm mülkiyetten yoksun bırakacaklar." Thomas Jefferson, 1802

4 Haziran 2011 Cumartesi

Homo Consumens





"Homo Consumens(Tüketen İnsan)... Vaktini, ilgisini çekmeyen insanlarla, ilgisini çekmeyen işler yapmak, ilgisini çekmeyen, onu ilgilendirmeyen şeyler üretmekle geçirir; Üretim yapmadığı süre içindeyse tüketmektedir. Sonsuza dek emmek üzere ağzı sürekli açık duran, hiçbir çaba harcamaksızın, hiçbir içsel etkinlikte bulunmaksızın sıkıntı giderici (ve sıkıntı üretici) sanayinin ona zorla kabul ettirdiği şeyleri -sigara, içki, sinema, spor, konferans- yalnızca bütçesinin elverdiği ölçüyle sınırlı olmak üzere yutmaktadır. Ama "sıkıntı giderme sanayisi", yani, yararsız şey satma sanayisi, otomobil sanayisi, sinema, televizyon sanayileri vs., yalnız ve yalnız, sıkıntının bilinçli hale gelmesini önlemede başarılı olabilirler. Hatta, tuzlu bir içecek nasıl susuzluğu arttırırsa, bunlar da aynı şekilde sıkkınlığı arttırırlar. Ama bilinçsiz de olsa, sıkıntı, sıkıntı olarak kalır."


Erich Fromm - Umut Devrimi

22 Mart 2011 Salı

Varoluşun Sertifikası

"Nous faire exempter de la vie parce qu'elle n'est pas notre élément? Personne ne délivre des certificats d'inexistence."

Cioran - Précis de Décomposition


"Hayat bizim ortamımız değil diye kendimizi hayattan muaf mı tutturalım? Var olmama belgesi veren kimse yoktur."

Cioran- Çürümenin Kitabı

28 Şubat 2011 Pazartesi

Sevgilerde

Bunun paylaşılması gerekliydi...Boğaza oturan Adem Elması gibi..


Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.


Behçet Necatigil

10 Şubat 2011 Perşembe

Altılı Ganyan

Alacakaranlık

Tüm şarkıların yazılmış olduğu,
Tüm sözlerin söylenmiş olduğu,
Ancak hiçbir tarifin yapılamadığı...

Gün

Kubbeler altınla kaplandığında,
Puslu havasında büyük şehrin,
İnsanlar çıkarlar.
Yürüdükleri yeri bilerek,
Ama umursamaksızın.

Öğlen

Sigara molalarında,
Ağır kaçmış yemeği bastırırken,
Ya kalabalıktan kaçar,
Ya da ona karışır...

İkindi

Kaldırımlarda uçanlar,
Otoyollarda koşanlar,
Hengame, telaş,
İnsanların sonsuz bitkinliğinde

Akşam

Kutulardan birini seç,
Kutun yoksa kendi oyuncağını yarat,
Yahut git ve kendini kaybet.
İşte sana istediğin ışıklı akşam manzarası...

Gece

Huzursuz ruhların sabahı,
Dinlenememiş akılların işleyişinde,
Yapılamamışlar ve yapılamayacaklar,
Devaları çaylar, ve de kahveler...

6 Şubat 2011 Pazar

Unutulmayacaklar - 2

Büyük Osmanlı devri adamlarından...Günümüzde hatırlanması gereken nadir kimselerden...En muazzam biyografi, derleme ve toplumsal tarih ve hafıza erbablarımızdan..

“Hezar gıbta o derr-i kadîm efendisine 
ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine"

Yahya Kemal onun hakkında...

5 Şubat 2011 Cumartesi

Yarınlarda

Yarın gitmek istiyorum buradan
Korkuyorum,
Üşürüm diye.

Yarın gitmek istiyorum buradan
Çekiniyorum,
Verdiğim sözlere.Ve beklenene.

Yarın gitmek istiyorum buradan
Apansız, habersiz, sedasız,
Olay olma hırsından ari;
Üşeniyorum,
Tembelliğime...

Yarın gitmek istiyorum buradan,
Öylesine, öylesi istiyorum
İşte...
Sıkılıyorum, ihtimal-i sıkıntıma...

Yarın gelmek isterim geri,
Hallice,
Eski bildiğime. Duyulardaki eskilere.

Ama,
Yarın bambaşka olmayacak,
Biliyorum.
Ve kabulümle memnunum...

Yine de siktirip gitmek istiyorum,
Yorgun, ama durulmadan..

19 Ocak 2011 Çarşamba

Košice


16. Yüzyıl kaynaklarında Istanbul, Viyana ve Paris ile beraber o dönem Almanca adı Kaschau olan ve Macar Krallığı ile de ilintisi bulunan bu Slovakya şehri, Avrupa'nın en ihtişamlı kentlerinden birisi olarak geçmektedir..

18 Ocak 2011 Salı

Karl Popper


1902'de Avusturya'da dünyaya teşrif edip 1994'te müteveffa olmuş, felsefe ve sosyoloji alanları bakımından bilinen ve önemli bir isim olan Sir Karl raimund popper'ın en temel teoremleri bilim felsefesi üzerinedir. `verification` - yani doğrulama temel ölçü iken kendisi `principle of falsification` doğrultusunda `refutation` - çürütme/tersi ile sınama vasıtasıyla kuramların yanlışlığının ortaya çıkarılarak yürürlükteki kuramların oluşturulmasının bilimsel metotta esas olması gerektiğini savunmuştur. Eleştirilemeyecek, karşı çıkılamayacak kesin bir bilimsel kural yoktur(Gerçi popper bazı yerlerde(örn: evrim mevzuu gibi) oynak bir hava içindedir). ilk adı William Whewell tarafından konan "varsayımcı tümdengelim"in(hypothetico-deductive model) savunucusudur. Bu teorileri destekçi bulduğu kadar eleştiri de almıştır; zira insan olmasa da var olan bir doğa vardır ve insanın buradan çıkarsadığı bir bilgiyi doğrulamak olmalıdır esas amaç, aksiyle sınamaktan ziyade; mantığıyla eleştirilmiştir.

Kendisinin diğer fikirleri de esasında bilim felsefesindeki temel doğrultusunda şekillenmiştir. Kendisi bu arada eski bir marksisttir ancak daha sonra temel noktalar üzerinden Marksizm eleştirisine girmiştir. Siyaset felsefesi bakımından yine ideal bir toplum ve sistem olmadığını, ütopyanın hükümsüz olduğunu belirtmiştir. Determinizm'e hep karşı çıkmıştır ve onu `tarihselcilik`  ve `otoriterlik` ile bağıntılamıştır. `Realist` bir açıdan yaklaşır. Sistemin değerlerini yenilenebilirlik, dinamizm ve organiklik olarak kurmuştur ve de sistemin ancak düzenleyenlerin zekaları ölçüsünde olabileceğini ve `Zaman testi`ne(`Test of Time`) karşı dayanıksız olduğunu savunmuştur. O bakımdan eleştiri ve esnek problem çözümünü şart bulmuştur. "Açık toplum" ideası da bu yöndedir; ancak illa ki `Soros`ik oluşumların bugünkü mantığıyla bağdaştırmamak gerekir kanımca.

Yine insan mutluluğu üzerine de aynı bakışla yaklaşmış, mutluluk için de kesinlik olmadığını, ancak mükemmeli yaratmak yerine dert ve problemleri giderip kötüyü ortadan kaldırmanın en iyi yol olduğu düşüncesindedir.

Yani nihayetinde Popper'ın iki kelimelik özetini vereyim ben size, tüm fikirleri ve üzerine çalıştığı sosyal bilim dalları için geçerli:

`falsification` ve `refutation` - `çürütme`/`tersi ile sınama`

17 Ocak 2011 Pazartesi

Quetta

Cururu Kurbağası


Bir cururu kurbağası
Irmak kıyısında
Kurbağa şarkıya başladı mı
Küçük kız,
Üşüdüğünü söyler...
Üşüdüğünü söyler...
Üşüdüğünü söyler...
Üşüdüğünü söyler...

Çocukluk çağında okunabilecek, her zamana hitap edebilecek Jose Vasconcelos'un efsanevi Zeze romanlarının belki de en çarpıcısı olan Güneşi Uyandıralım'ın sonundaki mısra dizisi..

O Meu Pé de Laranja Lima --- Şeker Portakalı
Vamos Aquecer o Sol --- Güneşi Uyandıralım
Doidao --- Delifişek

Biz onları çok sevdik..Unutamadık.Unutmadıkça, hatırladıkça da yazacağız.

14 Ocak 2011 Cuma

Sonuçsuz Bir Telefon Konuşması'ndan

Hastayım bu adama. Hasan Hüseyin Korkmazgil...Böyle adamlar varsa da sıklıkla, biz diğer fanilerin bu tür ötelerde bir yerlerdeki adamlara rast gelmemiz çok nadirdir..
Böyle bir iyi niyet, böylesi bir muzdariplik, bunca içtenlik, bitmez bilgelik...

Daha önce de paylaşmıştım. Daha da okuyacak, yazacak, paylaşacağım..Öncekiler aşağıda


Yaşlı Yanılgı
Hasan Hüseyin Korkmazgil




Bu sefer Sonuçsuz Bir Telefon Konuşması şiirinden bir pasaj..


Yoruldum be çocuklar!
Bunaldım bağırmaktan
Kocaldım be çocuklar!(*)
Unuttum neresiydi,
Bilmiyorum nerdedir,
Nasıldır bilmiyorum.
Bir yerler vardır elbet,
Bildirin bir yerlere çocuklar.
'Geceler bozuk' deyin,
'Gündüzler bozuk' deyin,
Yaşamak be çocuklar
'Yaşamak bozuk' deyin.


(*) Kocalmak = Kocamak


Hasan Hüseyin

ABD Eyaletleri - Dünya Devletleri GSMH kıyası

Economist'in GSMH(Gayri Safi Milli Hasıla) bakımından ABD eyaletleri ve dünya devletlerini eşleştirdiği enteresan bir link var aşağıda. 73 milyon nüfuslu Türkiye'ye toplam GSMH bakımından 12 milyon nüfuslu Illinois tekabül ediyor.. Bu harita zaten bilinen birtakım gerçekleri açıkça görmek için de iyi bir vasıta. Örneğin 4 milyon nüfuslu ufak ABD eyaleti Oregon'un 170 milyona yakın nüfuslu Pakistan ile takriben aynı GSMH'ye sahip olması gibi dramatik durumlar sözkonusu... Figürler "resmi" rakamlara göre yapılmış. Hem GSMH hem nüfus kıyası var ve bunlar ilgili ABD eyaletiyle en yakın rakama sahip olan ülke seçilerek yapılmış. Şurdan buyurun:

http://www.economist.com/blogs/dailychart/2011/01/comparing_us_states_countries

13 Ocak 2011 Perşembe

Gerekirse 90 bin şehit daha mı?


http://www.hurriyet.com.tr/gundem/16723321.asp?gid=373

Bu haberin ve haberde söz konusu olan açıklamanın üzerine yazacağım bugün.

Ahmet Davutoğlu hazretleri buyurmuşlar ki:
“Gerekirse bir 90 bin şehit için daha and içtik”




Bakın Vatan ve Millet kavramları üzerine olumlu duyguları olan insanları anlarım ve bu duygularda var olan samimiyet ve icra kabiliyeti ölçüsünde kimi zaman onlara katılırım. Ancak bu işin lafını ve edebiyatını, hele ki toplum içinde ve önünde yapanlara zerre saygım olamaz. Hele ki Sarıkamış üzerine bu lafın edilmiş olması, apayrı bir anlam taşıyor. Laf Milliyetçiliği üzerine bir yazım olmuştu zamanında bu blogda ve bunun, bilhassa bu ülkede yaşadığımız çerçevedeki tezahürü üzerine birtakım sözler etmiştim. Vatan ve millet sevgisi konusunda dramatik laflar etmenin pratikte hiçbir anlamı olmadığından ve özellikle ülkemizde asırlar boyu bunun laf boyutunda kalıp da insanları galeyana getirmek ve iyi ya da kötü niyet fark etmeksizin kandırılmak amacıyla kullanıldığını biliyoruz. Gördük. Görüyoruz. Gerçekten icraat ile bu faydayı ve olumluluğu yaratan insanlardansa sözle bu duyguyu kullanan insanların varlığına ve takdir edilmesine şahit olduk. Şahidiz. Laf Milliyetçiliği üzerinden prim toplayanların gerçekte yaptıkları belki iyi niyetli ama yerinde ve zamanında olmadığından dolayı gerçekçilikten uzak, hayalperest işlerin korkunç zararlarını gördük, görüyoruz, göreceğiz.(Birkaç basit örnek: Turancılık, Osmanlıcılık, Panislamizm vs. vs.)


Bakın, mühim olan "gerekirse veririz" demek değildir aslında. Mühim olan bunun için oluşacak şartlardan kaçınabilmektir. Akıllı politika bunu gerektirir. Bu tür sözleri etmek son derece zahmetsizdir. Hamaset edebiyatı politika yapmanın kolay yoludur. İnsanların ruhunu okşar, "heyhat" nidaları yaratır. Ancak ateş düştüğü yeri yakar ve ölenler ve yakınları dışında bu haller kimsenin umuru olmaz. Gerekli olan "vatan sağolsun" 'u duymak ve hislenmek değildir, onu duyurtmayacak kalibrede ve kuvvette olabilmektir.


1914 Aralık-1915 Ocak tarihleri arası, daha henüz Ekim ayında savaşa girmiş Osmanlı Ordusu Sarıkamış taarruzunu gerçekleştirip de çoğu tek bir kurşun sıkmadan iklim koşulları, ikmal sorunları ve hastalık nedeniyle 90 bin olarak tahmin edilen sayıda şehidini kar örtüsünde kefensizce mezara koydu. Diğer komutanların telkinlerini dinlemeksizin, uyarıları yok sayarak 3. Ordu'ya ilerleme ve taarruz emrini veren zat askeri taktik ve stratejiden bihaber, burada üzerine kötü laf etmeye bile değer bir adam olarak dahi görmediğim hülyaperest Enver Paşa idi. Bu kapsamda bir ilerleme ve taarruzun böylesi zorlu kış ve dağ şartları altında, hangi nedenlerle ve arka plan ile, henüz daha savaşa gireli daha 2 ay olmuş olmamışken; zaten asker, teçhizat ve kaynak sıkıntısı içine gireceği aleni olan Osmanlı Ordusu'nun Kafkas Cephesi'nde doğru düzgün bir savunma hattı dahi tasarlanmamışken; Osmanlı Ordusu'nca icra edildiği, ucu bir Almanya'ya diğer yanda Turan'a dek uzanan spekülatif bir alandır. Her ne olursa olsun, son tahlilde, orada ölmemesi imkan ve ihtimal dahilinde olan 90 bin asker, bir hülyaya kurban verildiler. Sarıkamış'ta tabiata karşı bozgunun bedelini savaşın geri kalan kısmında Osmanlı Devleti/Ordusu ve de o bölgede yaşayan insanların/halkların tümü çok ağır bir şekilde ödediler. Sarıkamış olmasaydı, orada 90 bin asker durduk yerde bir hiç uğruna şehit verilmeseydi, salt o 90 bin asker kurtulmakla kalmayacak, ve daha da yüz binler kurtulabilecekti.


İnsanoğlu "kötü" ve "kaçınılamaz" ile burun buruna geldiği zaman akıl ve sağduyunun ortadan kalktığı, sadece anlık güdülerin konuştuğu bir ortam doğar. İnsan, başka kaçış ve çıkış yolu göremedğinde otomatik olarak bu yollara sapar ve buna binaen yapmış olduğu hareketlere gelecek tepkiler daha vahim olayları doğurur. Nihayetinde "filler tepişiyor" iken çimenler ezilmekle kalmaz, çimen tarlaları yanar, yok olur. Yok olan çimenlerin hesabını filler vermez. O nedenle kötü sonlarla karşılaşmayı engellemek için asıl olan, insanlık namına esas olan, insanı bu duruma düşürtmemek, durumu bu derecelere getirmemektir.


O bakımdan ben diyorum ki, "bir 90 bin şehit daha verdirmemeye and içtik"...

Talas

Sixtus Skandalı

Bourbon-Parma Prensi Sixtus 

Özellikle 1917 yılında uzayan savaş nedeniyle kaynakları tükenme ve imparatorluğu dağılma noktasına gelen Avusturya-Macaristan'ın yeni kralı Karl I, bu çöküşü önlemek için çoktan savaşı bitirme düşüncesine gark olmuş ve çabalarına girişmiştir. Bu çabalarına bir sonuç verdirmeye çalışan Karl, Belçika ordusunda subay olarak görev yapan Bourbon-Parma sülalesinden uzak akrabası(Devrin Avrupası'nda karmaşık evlilikler pek çok aristokrasiyi ve monarkı uzun asırlardır çoktan birbirine bağlamıştı) Prens Sixtus'u arabulucu olarak kullanarak Almanya'dan habersiz olarak İtilaf devletleriyle barış anlaşmasına varmaya girişiminde bulunmuştur. İki tarafın istediği şartların uyuşmaması(konjonktür nedeniyle uyuşması da mümkün değildir) nedeniyle bu görüşmeler başarıya ulaşmamış, daha sonra ise Fransız başbakanı Georges Clemenceau'nun yönetiminde Fransız diplomasisi akıllı bir hamleyle teklifin ve görüşmelerin tutanaklarını uluslararası düzeyde sızdırınca skandal, Almanya ve Avusturya-Macaristan ilişkilerinin gerilmesine ve ittifak yönetimleri içinde güvensizliğe yol açmış, daha sonra ise bu durum 1918 yılında Almanya'nın Avusturya-Macaristan yönetimine alenen olmasa dahi önemli bir derecede el koymasına ön ayak olmuştur.

12 Ocak 2011 Çarşamba

L'Animal Indirect / Dolaylı Hayvan


"Alors que les bêtes vont directement à leur but, il se perd dans des détours; c'est l'animal indirect par excellence."

Hayvanlar hedeflerine doğrudan giderken, o, dolambaçlarda kaybeder kendini; tam anlamıyla dolaylı hayvan odur."

E.M.Cioran

9 Ocak 2011 Pazar

Unutulmayacaklar - 1


Eğer bana bir gel gel olsa yüceden,
Çırpar kanadımı uçar giderim,
İsteğim yok gündüz ile geceden,
Ben Mahzuni'yim, naçar giderim.

4 Ocak 2011 Salı

Gecenin Menüsü - 7


1- Young Galaxy - Swing Your Heartache

2- Nur Yoldaş - Sultan - ı Yegah

3- Moloko - Cannot Contain This

4- Counting Crows - Colorblind

5- The Raveonettes - Love in a Trashcan

6- Eddy Grant - Gimme' Hope Joanna

7- Lou Bega - I Have a Girlfriend Everywhere

8- Aşık Mahzuni Şerif - Sarhoş (Han Sarhoş Hancı Sarhoş)

9- Manga - Hayat Bu İşte

10- Ezgi'nin Günlüğü - Gemi

Bu hafta biraz eskiciyiz. Bitpazarına nur yağdırıyoruz.

2 Ocak 2011 Pazar

Kürk Mantolu Madonna

Öncelikle bu kitabı çok sevdim,onu belirteyim. Ancak "o vurucu etki"yi bende yapmadı.

Kitapların vurucu etkisi insanların kitabın dokunduğu, daha doğrusu neşter attığı konuları daha evvelden etraflıca düşünüp düşünmediğiyle, bunlarla ilgili karar ve yargılara varıp varmadığına, yahut bir sonuca varmasa bile mevzu hakkında kafasında belli bir öncül ve düşünsel kırıntı bulunup bulunmadığına bağlı olarak değişir.

Ben bu kitabı okuduğumda kitabın dokunduğu mevzulara dair (kendimce) bir takım yaşam evreleri tecrübe etmiş,(yine kendimce) bolca kafa yormuş, belli hükümler vermemiş olsam da belli çıkarımlara ve ön kabullenmelere varmış bir kimse idim. Kitabın pek çok noktasında kendimden de birşeyler bulduğumu söyleyebilirim; küresel nitelikte insani olgular barındırsa da bu coğrafyanın insanına daha yakın bir yerli karakter var. Bulmadığım noktaları da hissedebildim `empatik` biçimde.

Her halükarda, dönüp baktığımda, kitapları alt çizerek okumaya başladığımdan beri çizgi sayısı bakımından en yoğunluklu kitaplardan olduğunu görüyorum.Kitapta var olan ince bir şekilde yerinde dile getirilmiş ve muazzam nitelikte tespitlere dikkat vermeden geçilmemeli kat'iyen. Kitabın edebi değeri muazzamdır. Penceresi örtük insanların içine tutulmaya çalışan, bir çizikle kenarından çatlamış bir düz ayna gibidir. İnsanı iyi tanıyan bir yazardan büyük soruların ve büyük `hülya`ların zor ve fırtınalı kitabıdır Kürk Mantolu Madonna.

Fakat öte yandan da `Raif Efendi` karakterini biraz fazla saf bulduğumu da belirtmeden geçemem, her ne kadar yazar, adamın iç dünyasına ilişkin detayları etraflıca verse de, yahut belki de 30'lu yıllar insanı düşünüşünün bugünküyle paralel olmadığı gerçeğini bilsem de. `Maria Puder` de tam tersi gerçek üstü derecede "bilmiş" ve "aykırı" gelir; yazarın bu detaylı karakter çözümlemeleri güzel olmasına güzeldir de, dikkatli bir okuyucu yer yer karakterlerin evvelkilerle/sonrakilerle çelişen söylemlerini veya hareketlerini fark edebilir. Belki de yazar gerçekçilik adına bunlara dokunmamış olabilir, ya da hiç farketmemiş de olabilir.

Berlin'de bir sene soğuk ve gri havalarda dur durak bilmez uzun yürüyüşlerle yaşamış bir kimse olarak kitaptaki çoğu bölümün berlin'de geçmesi nazarımda ayrı bir hava yaratmıştır. kitaptaki Berlin tasvirleri(daha çok batı kısmında geçer şehrin) kitabın havasına uygundur, ancak şehri tasvirde pek de detaya inilmemiştir.

Kitaptan birkaç alıntıyla kitabın güzel anlatılarını aktarmak isterim.

Çaresizlik, arayış ve kırıklık

"Hiç kimsenin kabahati yok...Hatta benim bile!.."
"Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?"
"Hayatta hiçbir zaman kafanızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim."
"kendimi bildim bileli, bütün günlerimi, habeim olmadan ve nefsime itiraf etmeden, bir insanı aramakla geçirmiş ve bu yüzden bütün diğer insanlardan kaçmıştım."
"Başka yollardan gittiğimiz halde ikimiz de aynı neticeye varmışız. İKimiz de birer insan arıyoruz, kendi insanımızı..."

Menfaat

"Herkesin Almanya'yı kurtarmak için kendine göre bir fikri vardı. Fakat bütün bu fikirler hakikaten Almanya'ya değil, her birinin şahsi menfaatlerine bağlıydı."
"...Kendisinden para alan insanlara karşı birdenbire değişiyor ve buna galiba "meslek ahlakı" diyor. "Kazanç ahlakı" dese daha doğru olacak."

Değer mefhumunun öznelliği üzerine:

"Siz benim Atlantik'teki işimi belki pek hazin buldunuz, halbuki ben onun böyle olup olmadığının farkında bile değilim..." "...O zaman kendi istediğimi değil, benden istenileni yapmaya mecbur olacağım...Asla...Asla...Vücudumu pazara çıkarmayı tercih ederim...Çünkü onun bence ehemmiyeti yok..."

ve bunların yanında hikaye akışı içinde anlam kazanan bir dolu cümle.

Gitti Sabahattin Ali de Raif gibi gitti. Bu böyle olmamalıydı.